Anasayfa | Yeni Çağ | Mantık Biliminin Tarihsel Gelişimi

Mantık Biliminin Tarihsel Gelişimi

Yazı ebatı: Decrease font Enlarge font
Mantık Biliminin Tarihsel Gelişimi

İnsanoğlunun, düşünmeye başladıktan sonra, basitten gelişmişe, metodik bir kavramın ihtiyacını hissetmesi, tarihsel bir tespit olarak, bilindiği kadarıyla, ilkçağda başlamıştır.

MANTIK BİLİMİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE BUNA DAYANAN AÇIKLAMALAR

Mantık: (İng: Logic, Fr: Logique, Alm: Logik, Ita: Logica, İsp: Logica, Yun: Logike, Lat: Logica)

Osmanlıca sözlük anlamı: (a.  i. nutk ‘dan; 1- Söz. 2- hakikat ararken yapılan zihni muamelelerden hangilerinin doğru ve hangilerinin yanlış yola çıktığını gösteren ilim. 3- lüzum maksat veya hüküm ile iş, vasıta veya delil arasındaki tutarlık, 4- Düşüncenin Formel (şekilsel) Araştırması.

Bu gün, bizim de bilhassa, sıkça ihtiyacını hissettiğimiz, onun için de zaman zaman gündelik dilimizde de kullandığımız, Mantık kelimesi Arapça kökenlidir. Orijinal Yunanca anlamından, yaklaşık, benzer bir kavram olarak Arapçaya geçerek, Arapçada eşdeğer anlamına yakın bu kelime ile yani Mantık kelimesi ile karşılık bulmuştur.

Bir kültürel etkileşim / değişim sürecinde, Arapçadan da bizim dilimize geçen Mantık sözcüğü, Etimolojik olarak araştırıldığında, NUTK sözcüğünden geldiği anlaşılmaktadır. Nutk sözcüğü ise yine Arapçada söz veya konuşma anlamına gelmektedir. Batı dillerinde kullanılan ve bilme, bilim, akıl, düşünme, yasa, ilke, söz gibi anlamlara gelen, orijinal karşılığında kullanılan kelimeler ise yine Yunanca kökenli olup, ilk defa Heraklit (Herakleitos. M.Ö. 540 – 480) tarafından ileri sürülen, onun da Yasa, Düzen ve akıl birlikteliği kavramında kullandığı bir sözcükten, LOGOS sözcüğünden gelmektedir.

Demek ki kavram olarak her iki sözcüğün de kökeninde, arkasında, bir gölge gibi… (Aslında bariz bir şekilde) Aklı, zihni, düşünceyi işaret eden, insan beyninin düşünce süreçleriyle ilgili, doğru düşünme ve doğru düşünceyi konuşma ile doğru ifade etme imaları, izleri vardır. Ancak bu bağlamda batı dilleri Mantık kavramını LOGOS teriminin içeriğindeki Bilme ve Bilim kavramına oturtarak, eylemsel ilgisiyle de bilimsel sahalara doğru önünü açarken, Arapça, birincil anlamda KONUŞMA kavramının üzerine oturtarak, konuşma ile sınırlamıştır. Bu bakımdan Mantığın anlamını, Analytike “ Tekhne = çözmeye yarayan sanat” veya Logistike (“Tekhne = Hesaplama sanatı”, Logistikos = Hesapla ilgili) ya da Arapça Mantık kelimesinin sözlük anlamında aramaktan ziyade, onun orijinal kavramının kendisinde veya tümelinde aramak daha isabetli olur.

Mantık terimi gündelik konuşma dilimizde iki anlamda kullanılır. 

Birincisi; Yukarıda da değindiğimiz gibi, halk arasında, pratikte doğru düşünme ve konuşma biçiminin uyarıcı işareti olarak… Mantıklı düşün, çok mantıksız konuşuyorsun, senin düşüncende mantık yok, bana bak! Mantıklı konuş… Gibi her şeyin, sözlerin arkasında kendi gerçeğimizi arayıp, kendi gerçeklerimizi dayatmaya kalktığımızda ya da birisini samimi olarak, gerçekten mantıklı düşünmeye, mantıklı konuşmaya davet etme ihtiyacı duyduğumuzda kullandığımız anlamda… Ya da mantıklı konuşmaya davet edildiğimizde kullanılan, duyduğumuz anlamda. 

İkincisinde ise “Mantık Terimi” artık geç de olsa, gerçek yerini bulmuştur. Terim olarak, kendi alanı dâhil,  bilimsel edebiyatta her sahada sıkça kullanılır.

Başlı başına bir bilim olan Mantık… Bilimsel alanda, zorunlu ihtiyaçtan doğan, doğru düşünebilme biçimini (Formunu) konu alan bir Felsefe disiplini olarak, akıl yürütme ve belgeleme tarzındaki, zihni doğruya ulaştıran düşünmenin kurallarını inceler. Lâkin şu anlamda inceler; İleri sürülen düşüncenin yanlışlığı ile doğruluğu ile değil de, her sahada nasıl doğru düşünebileceğimizle, düşünerek nasıl doğruya ulaşacağımızla ilgilenir.

Artık burada, içine nüfuz ettiğimiz her bilimsel sahada, Mantık olağandır, öğrenilmiştir ve artık pratikte kullanılan bir alettir. Dolayısıyla Mantık hem bütün bunları ortaya çıkarmış, ardından da tüm bilimlerin temelinde, vazgeçilmez, temel bir “Bilim, Bilim Yöntemi, usûlü” olarak yerini almıştır. Çünkü eğer Bilim, araştırmayla, düşünmeyle ve bilmeyle gerçeğin bilgisine, bilginin gerçeğine ve gerçeğin kendisine ulaşmayı amaçlıyorsa; doğru disiplinli ve kurallı düşünme, Yöntembilim (Metodoloji) olmadan, bütün gerçek sonuçlara da en kısa yoldan ve kolayca ulaşmak imkansızdır. 

İnsanoğlunun, düşünmeye başladıktan sonra, basitten gelişmişe, böyle metodik bir kavramın ihtiyacını hissetmesi, tarihsel bir tespit olarak, bilindiği kadarıyla, ilkçağda başlamıştır.

Bu noktada, insanoğlu daha önceleri nasıl düşünüyordu? Düşünce kalitesiyle nerelere gelmişti? Gibi birçok soru da sorulabilir. Ancak bütün bunlar şimdilik bizim ilgi alanımızın dışındadır. Biz, şimdi, kendi gelişimiyle ilgi bağlamında, bu derin konunun, yaklaşık 2500 yıldır, konu ile ilgilenen bütün akıllara metodolojik yollar gösteren bu gizemli kavramın, tarihsel gelişiminin bilgi kapısını biraz aralayıp, tarihsel gelişim ve değişim sürecine kısaca bir bakış yolu açalım. Bunun için de ilk olarak geçmiş Yunan düşüncesinden daha eski dünya uygarlıklarına doğru uzanıyoruz.

Geçmiş tarihsel süreçte Hindistan'da yaşamış, en eski dünya uygarlıklarından olan, Aryalara kadar uzanan eski Hint düşüncelerinde ve eski Çin düşüncelerinde, kendilerine özgü kavram belirleme usulleri gelişmişti. Eski Mezopotamya’da, Sümerlerde ve Mısır’da da gelişen sosyal hayata paralel olarak, basit ölçme sistemleri geliştirilmişti.

Bunlar; boncuk hesabıyla sayı sayma, hesaplama (abaküs “abacus, çörkü” ile),belirli hacimsel ölçekle buğday ve arpa ölçme, ticari mal, emtia istif ve sınıflandırma, tespit sistemleri, sınıflandırma usulleri gibi tekniklerdi.

Bu medeniyetlerin bazı aritmetik ve kadastro (Kadastro Geometriyi geliştirmiştir) işlemlerinde oldukça gelişmiş olmalarına karşın… Buradan gelişmiş bir Matematik ve Mantık sistemine geçiş sağlanamamıştır. Zira bu devrede yaşayan insanlar bilgiyi bilgilenmek, kendilerini aşmak için değil de, gündelik hayatlarında faydalı bir biçimde kullanmak için elde etmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Bu nedenle Mantık tarihi, genellikle LOGOS kavramının ortaya sürüldüğü, bilgi için, bilginin kendisi için bilgilenmeye doğru, aklı öne çıkaran arzulu bir atılımın başladığı varsayılan, ön Asya’dan ve özellikle Anadolu’nun Ege kıyılarından, eski İzmir (İyon yazılışında Smryna) çevresindeki İyonya bölgesinden başlatılır.

Logos sözcüğünün arkasındaki kavram, yukarıda da belirtildiği gibi, söz, yasa, akıl, akıl ilkesi, tanrısal akıl, tanrısal yasa, tanrısal irade, varlık düzeni, yaratıcılık (Demiourgos) gibi pek çok anlam içeren, oldukça geniş ve karmaşık yapılı bir kavramı ifade etmektedir.

Aslında bu kavram, kendisinden çok daha eski bir geçmişe sahip olan Doğu düşüncesinde de var idi. İyon felsefesinden çok daha eski bir Çin düşünce biçimi olan Tao düşüncesinde, (Tao düşüncesi, M. Ö. 600 ve 400 yılları arasında Çin’de yayılan bir düşünce biçimi olup, Çin düşüncesinin önde gelen isimlerinden Lao Çe ‘ye (LAO TSU, LAO TSE) ait olduğu bilinmektedir. Ancak ortada şöyle bir sav da vardır. Bu düşünce Lao Çe’den daha da eski düşüncelere dayanabilir. Lao Çe ‘nin doğumunun M. Ö. 604 yılı olduğu tahmin ediliyor. Ölüm tarihi ise bilinmiyor. ) “TAO” sonsuz, bedensiz cismani olmayan bir kavram, akıl, akıl yolu, ilke, düzen, yaratıcı ana gibi anlamları içerir. Bu içerikli anlamlarıyla, TAO ve LOGOS kavramları arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. “Ancak TAO düşüncesinin anlatmak istediği kavran çok daha farklıdır.”

Bu bakımdan anlamsal bir esinlenme, örneğin ticari yollarla yapılan sosyal temaslar yoluyla ya da savaşlar veya göçler yoluyla (Eski Hint ve Çin felsefelerinden) İyon Felsefesine geçmiştir de diyebiliriz. Kültürün her devirde ödünç alınabilir bir mefhuma da sahip olduğunu düşünürsek, bu hipotez olasıdır. Bu varsayıma destek olarak şu görüşü de öne sürebiliriz. Bundan daha isabetli bir sav ortaya sürecek olan bu durum… Kökten akraba dil topluluklarının bizzat göçlerle taşıdıkları bilinen dilleridir.  Bu diller yeni katılım bölgelerinde asimile olmuş olsalar bile, dille taşınan bazı kültürel kavramlardaki benzeşimler ve kullanımda olan kelimelerdeki ses ve anlam benzeşimlerinin izleri, kökten akrabalıkları varsaymaktadır. Buna dayanarak, merak açısından dil sahasına girerek, biraz daha da geriye gitmeye, felsefeyi başlatan İyon lehçesinin de bağlı olduğu Yunan dilinin kökenine dikkat çekmekte fayda vardır.

Hint-Avrupa Dil Ailesi, Avrupa’nın kuzey batısındaki, İzlanda, İsveç ve Norveç’ten Akdeniz kıyılarına, kuzeyde Rusya’dan Afganistan ve Hindistan'a Hindistan'dan Anadolu’yu da içine almak suretiyle, Akdeniz’e kadar uzanan, çok geniş bir coğrafi alana yayılmıştır.  Bu geniş bölgedeki pek çok dilin bağlı olduğu Hint-Avrupa Dil Ailesinin varlığı, XVIII. Yüzyılın sonlarında, Hindistan'da Sanskrit’i (Arınmış, çekidüzen verilmiş, düzeltilmiş dil anlamında) inceleyen, Jones gibi, Rask, Bopp, Grimm, Schleicher gibi araştırmacıların çalışmalarıyla kesinleşmiştir. Hint-Avrupa Dil gurubu adı bir ırk birliğini değil, bir kültür birliğini ifade etmektedir. Asya ve Avrupa'da konuşulan birçok yaşayan dille, artık günümüzde konuşulmayan birçok ölü dili de içine alır.

Bu dilin Arî (Arya) kolu: 1- Arya dili 2- Ermenice 3- Grekçe 4- İllirce 5- İtalca 6- Keltçe 7- Germence 8- Baltık-İslav 9- Eski Anadolu dilleri 10- Toharca’dır.

Bunlardan 3. sıradaki Grekçe (Yunanca); En eski dil ürünleri M. Ö. VII. Yüz yıldan kalma olan, ancak geçmişinin daha gerilere uzandığı anlaşılan bu dilin, daha ilk yazıtlarında bile değişik lehçelerinin olduğu görülmektedir.

Bu lehçelerden başlıcaları da: İyonya, Aiolya, Attiké, Arkadya, ve Dor lehçeleridir. Bunların içinden Attiké’ bölgesinde ve Atina’da konuşulan Attiké lehçesi (Sokrat’ın, Aristo’nun da konuştuğu lehçe) M. Ö. IV. Yüzyılda ülkenin ortak dili “Koiné” durumuna gelerek genelleşmiştir. (Bu duruma verilen Koiné adı, sonradan dilbilimcilikte “Ortak Dil” anlamında, başka ülkelerdeki ortak diller için de kullanılmıştır.) Eski Grekçe, Koiné ve Orta Grekçe evrelerini izleyen Yeni Grekçenin de 1453 ‘ten başlatıldığı görülmektedir…

Genelden baktığımızda Mantık hakkındaki görünen manzara buna yakın bir manzaradır. Şimdi tekrar eski doğu ülkelerindeki Mantık gelişim hareketlerine bakalım.

HİNDİSTANDA MANTIK ÇALIŞMALARI

Eski Doğu düşüncelerinde, evrensel yaratılışı merak eden dünyevi arayışların amacı, daha çok, Bâtınî (İçsel, içrek) arayışta ve yaşanan dünya hayatını daha huzurlu, daha anlamlı kılma bağlamındadır. Ve bu arayışların hepsi de Ruhani ve Dinsel Temellidir. Bu coğrafi bölgelerde de o zamanlar henüz, bulunmuşlarla, keşiflerle, zamanla kazanılmış fikirlerle, inançlarla, dogmalarla yetinildiğinden, aklı ruhaniyetten öne çeken, çıkaran, çıkaracak bir etki bir arzu yoktur.

Hint kültürünün en eski metinleri olan Rigveda’larda (M. Ö. 10 – 5. yy.) henüz, bizlerin anladığı tarzda ne Felsefe ne de Mantık biçimleri açık olarak görülmemektedir. Bununla beraber, düşüncenin Formel (şekilsel) Araştırması bakımından bu ilâhiler yazıtında çok zengin bilgiler vardır. Politeizm’le Monoteizm’in aynı zamanda ve anda, aynı kabul edilmesi… Bunların birbiri içindeki sübjektif mevki ve rütbeleri (Mertebeleri) bu yapıtta bir taraftan Ayırma (Distinction,  ayırt etme, fark, paye, üstünlük) diğer taraftan Birleştirme (Unification, Birleşme, Tevhit) şeklinde, birbirini hem ref eden hem de ifna eden iki zıt mantıki prensibin aynı zamanda geçerli olduğunu ifade ediyor. (Bu başlangıçsız, sonsuz kabul edilen zaman kavramında, zamansal bir başlangıç aramak gibi ya da büyüğün küçükle bir olduğuna inanarak bunu kabullenmek gibi. Bu tarz dogmalar, düşünebilen insan aklını karıştıran, soru sorduran, olasılıksız kavramlardır.)

Eski Hint kültürünün özelliği, başından beri çok dinli, karmaşık inanışlı bir ortamda gelişmesidir. Eski Hint düşüncesinde Metafizik bir Mantık hareketinin ilk izleri daha çok Brahmanizm’de görülmektedir. Brahman edebiyatına ait Hint kültürünün çok derin düşüncelerini kaydeden Upanişad (Upanishad eski Hint düşüncesindeki Veda yazıtlarının son bölümü, Ustanın yanındakiler anlamında) metinleri ve bunların tefsirleri (exégése, comment) analizleri ve etimolojik fantezileri, sözcüklerin anlamına ve kaplamına ait ilk tarifleri içerir. Bu metinler sıkı sıkıya dine ve anlamlı hayat arayışı telkini temalarına bağlıdır. Bunların içeriğinde de, evren, varlık, doğa, akıl, ruh, ruh göçü ve karma gibi konulara ilişkin birtakım görüşler vardır. Bu bağlamda bu metinler, eski Hintlilerin birçok soruna çözüm aradıkları felsefe ve teoloji metinleridir. Upanişad’larda sadece ifadelerdeki; fikir hâlinde geçerli, Metafizik bir Mantıktan söz edilebilir.

Om! (Vedik dönemde kabulü ifade eden evet anlamında kullanılıyordu) Şu doludur, bu da doludur. Doluluktan doluluk çıkar. Doluluğun doluluğunu alarak geriye sadece doluluk kalır. Om! Brahma boşluktur; ilksel boşluk, eser (Alâmet, iz) boşluk. Kauravyâyani’nin oğlu böyle söylerdi. Bu Brahmanların bildiği Veda’dır; bu sayede bilinmesi gerekeni kişi bilir.

I. Brahman’lardaki yorum teknikleri, bir çeşit basit bilgi teoremi gibi, fakat Ontolojik Dogmalar hâlindedir diye ifade edilebilir. Sembolizm halindeki açıklamalar, özdeşlik önermeleri şeklini almıştır. Bireysel (cüz’i) ruh Evrensel (külli) ruh kavramıyla özdeşleştirilmiştir. Bu özdeşlik de Mutlak (Salt, kesin, absolute) ile özdeşleştirilir. Atman ve Brahman özdeştir. Geri dönüşümü (indirgeme, réduction, reduction) olanaksız (Impossible) görünenlerin üzerinde özdeşliklerin görülmesi ilk Metafizikçilerin kurgusal (Nazari, Teorik) ihtiyaçlarından doğan sınırlı bir Metafizik Mantık teşebbüsüdür. Bir, bütündür ve bütün birdir. Herhangi bir fikir insanı herhangi bir fikre götürür, çünkü onlar eşdeğerdir… Gibi.

Soma denilen ayin içkisi, ölmezlik, ay’ın yanındaki yıldız, tavşan aynı şeydir. Bu suretle, eski Hint düşüncesindekilerin zihnindeki evrensel ortaklık (Birlik) prensibi burada bir çeşit Çoklukta Birlik (Kesrette vahdet) mantığı hâlini almıştır. Bu Metafizik Mantık kımıldanışı, Sokrat’tan önceki bazı Yunan filozoflarını çağrıştırıyor.

Daha sonraları bu görüşe tamamen zıt bir felsefi akım doğmaya başladı. Kuzey Hint disiplininde, Hint düşüncesine özgü karışık itikatlı Brahmanizm’den sıyrılmış iki akîde vardır. Bunlardan birisi Yoga, diğeri de Samkhya’dır.

Bir evreden sonra, animistik dini akidelerden ziyade karmaşık metafizik bir doktrin olan Samkhya’nın(+) artık tümel ve salt Brahmanizm’le hiç bir alâkası kalmadı. Bu doktrin bireysel ruhların gerçeğini kabul eder. Diğerlerinden ayrılarak, her şeyi ruha indirgeyecek yerde, ruha (Pruşa) ait olmayanı, yani yalnız maddesel ve verilmiş (Veri, Donnée) hissedilenleri (özellikle, beş duyudan herhangi biri ile) değil, fakat psikolojik dediğimiz olayların ekserisini de ruhtan ayırır. Gerçeği özdeşlikte göreceğine, muhtelif gerçeklerin birbirine indirgenmeleri lazım geldiğini ve onları dizilere ayırmak suretiyle, ayırmak için Toplamaktan (Tadat, Samkhya bir arada mütalaa etmek) başka makul (Mantıklı) bir yol olmadığını iddia eder. Bu Kesretçilikte (Çoklukçulukta), sıralanmış dizgeler içinde bir tür Birlik eğilimi gösteren yalnızca merâtip (Rütbe, Derece, Hiérarchie) kavramıdır. Nitekim bu doktrin donelerden ya da verilmişlerden ibaret olan doğa (prakriti) ile aynı zamanda Varlığın (Tattvani, mevcûdât, mükevvenât, existence), çeşitli derecelerinin cinslik farkını kabul etmekle birlikte, bir nevi tekâmülle doğanın içerisinde alt derecelerden üst derecelere doğru yükselerek Varlığa (Mevcudata) katılmasına, ihtimal, imkân, verir.

Bu yeni düşünce şeklini ifade eden edebî üslup Çastra adını alır. Bu üslupla kaydedilmiş eserler, bir sistemi ayrıntılarıyla açıklama ve farkları bir araya getirip toplamaktan ibaret dogmatik şekillerdedir. Bu, realist bir anlayışa uygun olarak yazılmış olan hukuki eserlerde (Manava, Dharma, Çastra ya da Monou kanunları) Mantıki bir analiz tatbikatı da görülür. Nitekim Mahabharata ve Ramayana gibi ansiklopedik içerikteki destanlarda bu Mantıkî anlayışın tatbikatına da rastlanır. Bu Mahabharata’ların bazı parçaları da, Yunanlı… Bir Callicles ‘de veya modern bir Nietzsche‘de olduğu kadar açıktır.

Ancak bütün bunlar, anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, İyonya düşünürlerinin yazılarında olduğu özde, doğa’nın, önyargılardan uzak, salt düşüncenin, dogmatik bir baskı altında tutulmadan, bulunmadan, özgür kalarak, objektif bir araştırma çalışması değildir. Etkisel din bağımlılığı ve bu bağımlılığın baskısı ile çok tanrılı dini düşünce ve inançlar doğrultusunda ortaya çıkmış var sayıcı yorumlardır.

M. Ö. Tahminen 563 yılında Hindistan’ın kuzey doğusunda, bu günkü Nepal sınırı yakınında Lumbini de, Siddharta Gautama isimli bir zat doğmuştur. Daha yaşamı sırasında, ünü bütün Hint çevresine yayılan bu zatın ortaya koyduğu fikirleri de Hint düşüncesini derinden etkilemiştir. Sonradan BUDA (BUDDHA, NIRVANA ya erişmiş, en yüksek mertebeden aydınlanmış kişi ) olarak tanınan bu kişi de ortaya bir öğreti sürdü. Bu kişinin öğretisi de Budizm (Bouddhisme) olarak anılmaktadır.

Budizm’in yaratılışı anlayış prensibinde, İdealizme yakın bir Ayniyet (Özdeşlik) Mantığı ile Pragmatik Realizmle birlikte işleyen bir Görecelik Mantığı hâkimdir. Ancak bu durum metafizik düşünce alışkanlığında bir düşünce tezadı teşkil eder. Düşünce tezatları da farklı cazibe alanları yaratır. İşte bu tezat, belli bir süreç sonunda, Pragmatik Realizmin ağır basmasıyla, Hint düşüncesini, Yunan düşüncesinde olduğu gibi apriorilerin çıkmazına sürükledi.

Böylece düşünce sosyetesinde Metafizik Mantıktan vazgeçildiğini gösteren Agnostik (Bilinmezcilik, Bilinmezci, Agnostic, Agnosticisme) eğilimler doğmaya başladı. Düşünce sistemi yeni bir aşamaya girdi. Bu yeni aşama da Diyalektik safhadır.

M. S. 1. yy. ‘a gelinceye kadar, birçok Sofist nesiller yetişti… Eski Yunan düşüncesiyle kıyaslanırsa, bu devrelerde yalnız profesyonel Sofistler değil, aynı zamanda bir tür iddiacı tartışmacılar(éristiqué, eristic), şüpheciler (Septisizm, Scepticisme, Scepticism) kynikler (Kynism) de yetişmiştir.

Bütün bu gelişmeler yavaş yavaş materyalistleri çok ince bir tartışma sanatına doğru hazırladı. Ancak bu tartışmacılardan birçoğu Veda’ların otoritesini inkârda birleşmişlerdir. Bunun sonunda da Hindu dininin bir mezhebi olan, Jainisme ‘in bazı taraftarlarıyla, bazı Budizm taraftarları arasında, şüpheye düşüp, cemaatlerinden ayrılıp, guruplaşanlar ya da başka akımlardaki arayışlara doğru çekilen toplu münzevi hareketler oluştu.

Buda’ya ilk inanan Buda izdeşlerinin bir kısmı… Her türlü eski düşüncelerden gelen, hatta hâlâ bu düşüncelerin etkilerini taşıyan, kutsalla kutsal olmayanı birbirinden ayıramayan koyu tartışmacı Sofistlerdi. Ancak yeni bir akîde olan Buda’nın öğretisi hakkındaki bilgileri de yetersiz olan bu Sofistler, bu yeni imanı (İtikadı) yayma çabalarında, kendi cehaletlerini ve zaaflarını örtmek amacıyla aklı itibardan düşürmeye… İtikadı öne çıkarmaya çalışıyorlardı. Bununla beraber birbirine zıt Mantık tezahürleri olan Metafizikçilere hücum edebilmek için bu eski Sofist yeni sözde Budistler, Sofist alışkanlıklarıyla Diyalektiği kullandılar. Bu davranışları da, kendilerine ait, katılaşmaya başlayan doktrinlerinin korunmasına yardım eden Yeni Bir Mantık Eylemi oldu. 

Dogmatik problemlere verilen cevapları içeren, bir kitap hâlindeki Milinda Panha adlı eser, kapsamındaki Antinomiler (Çatışkı. Tesavî-i nâkizeyn, Antinomie) veya ikilemler (Kıyası mukassim, Dilemma, Dilemme) ile mutezile (Yoldan çekilmişler, Çekinikler) okullarına karşı, bir saldırı hareketi için hazırlanmış olan Kathavattu, adlı eser… Yeni doktrinin hizmetinde Diyalektiğin ne kadar geliştiğini ve düşünce tarzında da Formel Mantığa bir hazırlık aşamasının olduğunu gösterir.

Bu sırada kullanılan orijinal Diyalektiğin usûl yollarından ikisini ele alalım.

Bu yollardan ilki, Budist edebiyatında örneğine çok rastlanan, zaman zaman da çeşitli görünümlerinden birisi ile kavradığımız bir Tartışma (Cedel, Controversy) şeklini ele almaktadır… Doğru olup olmadığı araştırılacak bir Tez’e (Sav, Thesis, Proposition); birbirini takiben, olumlu şekil, olumsuz şekil, bir olumlu ve bir olumsuz şekil, en nihayet ne olumlu ne de olumsuz bir şekil uygulanır.

İlk Budist devirlerinin Agnostisizm’i (Bilinmezcilik) ile tam bir uyum hâlinde olan ve Jaina Mantığında izler bırakmış olan bu Mantık usulünün, sonradan şekillenen yeni gelişim aşamasında Formel Mantıktan hariç bırakılması icap ederdi. Bununla beraber bu Mantık usulü, Buda’dan sonra 5. ve 6. yüz yıllarda (Milâttan sonra ilk asırlar) Hindistan'ın kuzeyinde hüküm sürecek olan güçlü bir düşünce akımının etkisi altında, Budist düşünceyi Ahlâktan (Ethique) Ontolojiye (Varlık bilim, Ontology) doğru olgunlaşmaya, gelişmeye yönlendirdi. Bu yöneliş bir müddet sonra alternatif delilli, Nihilist (Hiççi, yokçu) görüşlü bir dinsel açıklamaya dönüştü. Bu suretle, ortak zihinsel tasarımdaki Mutlak (Absolute) kavramı artık, varlık yokluk, varlık ve yokluk, ne varlık, ne yokluk kavramlarının üstüne temellendirilmiş oluyordu.

İkinci yol ise Hint düşünce tarihinde daha önemli bir rol oynadı. Bu da, geri dönüşümsüz tek yönlü bir sıralama dâhilinde, birbirini düzenleyen şartlar sıralamasıyla yapılmış bir İstidlâldir. (Uslamlama, Delillere,  belli önermelere dayanarak akıl yürütme, sonuç çıkarma, Reasoning, Raisonnement).

Bu tipteki delilerden birçoğuna Mahabarata’da rastlanır. Bu cinsten delillerden biri üzerine Budizm, esaslı, temelli dogmalarından birini inşa etmiştir. Bunun en eski şeklini Buda’nın aydınlanmaya (Bodhi) ulaştığı gece sarf ettiği yoğun tefekkür (Meditasyon, Meditation) çabasının izahında görüyoruz.

Bu delil, birbiri ardından söylenecek olan on iki terimden her birinin, kendinden sonra gelenin Nidana’sı (Şart, Koşul, Condition) olduğunu söylemekten ibarettir. Samkhya’nın, varlığı (Etre, Being) derecelere göre sıralamaya eğilimi varsa da, bu uslamlama şekli, sabit, basit bir toplayıcılıktan da ibaret değildir. Kendini meydana getiren sebepler vasıtasıyla, bu âlemde insanın sefil vaziyetini izah eder. Orijinalliği ise Hint düşünce sahasına yeni bir Mantık Anlayışı, Mantık Tarzı getirmesindedir. Bu da, Savlarını (Önerme, Kaziye, Proposition) sadece Nedenlerle (İllet, Sebep, Cause) açıklamaktan başka bir şey değildir. Bu uslamlamanın kullanıldığı en eski yazıtlarda, Hetu (Neden, Sebep) ve Pratyaya (Koşul, Şart) fikirleri açıkça birbirinden ayrılmış değildir. Bunlar da Neden (Sebep) olmaktan öte, evreler, aşamalardır. Fakat bu, kanıta (delile) uygun gelen yorumun belirsizliği, çeşitli Mantıkî iletişim nosyonlarını telkin etmek suretiyle, eylemindeki etkiye yabancı da değildir. O halde şöyle söylenebilir; Upanişad’lar tam bir itimatla tümel vahdetin (külli, üniversal birliğin) güvencesi olmak üzere herhangi bir kavramın, herhangi bir kavrama eşdeğerliliğini kabul etmekle, Hint düşüncesinde ilk eylem olarak, bir terimi diğerine bağlamak için birçok aracıyı işe karıştırmıştır. Bu da Hint düşüncesindeki ilk belirsiz Determinizm (Gerekircilik) fikridir. 

Bu suretle ortaya bir Usûl (Yöntem, Tarz, Method) nosyonu çıkıyordu. Biz bundan, hem Zihinsel hem de Ontolojik (Varlıkbilimci) bir yolu, yöntemi anlıyoruz. Budist formül, olayın tekâmülünü veya aynı anlama gelmek üzere, var oluşumuzun kanununu niteliyordu. Belirlenen kanun da, prensipte, bu sonsuz sefaletin deneysel mevcudiyetinin sonucu olan cehalet ve bilinçsizliktir. Nirvana’ya (Nirvana; en üst mertebe olan yok olma. Budist düşünceye göre, dünyevi bağlılıktan ve egodan soyunup, kurtulup, tanrısal vasıfta kaybolma)  erişmek için, amaç var oluşun varlığında yok olmaktır. Fakat varlığın kanunları, biz ancak bu kavrama karşı cahil kalırsak bizi var olmaya mecbur eder. Buna göre de evrensel mevcudiyetimiz cehaletimizden ortaya çıkar. O halde varlıktan yokluğa erişmenin yolu da mevcudatın hakikati hakkında bilgi edinmek, doğru bilgi sahibi olmaktır.

Eğer var oluşumuzun yapısını irdeleyerek, bilinçsizlikte sadece hatanın prensibini idrak etmemizi değil… Fakat Nirvana ile de kesin kurtuluşu buluncaya kadar, koşuldan koşula yükselecek olursak, hakikati de idrak etmiş oluruz.

Ontolojik bir olaylar zinciri (Processus) fikrindeki gelişim kavramı; Mantıki Usûl fikrinin iki tatbikatı böyledir. Budist metinlerinde Ahlâki / Dini gelişim, psikolojik gelişim aşamalarıyla Mantıki / Zihni gelişim aşamaları birbirine paralel olarak gidiyor. Bunun en mükemmel şeklini de bir kuzey Hindistan disiplini olan Yoga mezhebinde görüyoruz.

Hindistan'da Formel Mantığın gelişimi (4 – 6. yy.): Hindistan'da Salt Mantık veya Formel Mantığın nasıl olup da Metafizik Mantığa veya fikir, niyet hâlindeki Mantıklara bağımlı olduğunu açıklayan tarihsel süreç yukarıda görülmektedir. Buradaki bağımlılık tamamen inançlardan, dogmaların dışına çıkamamaktan kaynaklanır. Bu görünüm de bize aynı zamanda Formel Mantığın önündeki engelleri ve bu engellerden dolayı Formel Mantığın gelişememesinin sebeplerini de açıkça sergilemektedir.

Bu tür düşünceleri geliştiren düşünce çevrelerinde, Formel Mantığın bir gelişim süreci izleyerek gelişebilmesi için, Varlık hakkında uzun ve pek çok fikrin, görüşün, kurgunun öne sürülmesi, araştırılması, tartışılması gerekirdi. Ayrıca, çeşitli bireysel yeni Teorik Felsefi fikirlerin, görüşlerin ortaya çıkması, bunların arasındaki tartışmalarda da diyalektiğin uzun bir uygulanma sürecinin yaşanması, böylece hurafelerden doğan meselelerinin aşılması gerekirdi ki… Düşünce kuralları üzerinde, gelişimci bir zeminde, mutlak bir anlaşma doğabilsin. Anlaşılıyor ki eski Hindistan’da böyle bir devre yaşanmamış.

Ancak çeşitli çatışkılı problemler, aynı devirde Formel Mantığın temel meselelerini açık olarak ortaya süren üç okulu (Bildek, School, Ecole) ortaya çıkardı. Bu problemler “Ölçü” kökünden gelen Pramana kavramı etrafında toplanır ki bu kavram da yalnız bir bilgi aracı değil… Aynı zamanda hakikat kriteridir. Burada da: "Her bilgi tarzının uygulaması, ancak belirli bir “Ölçü” dâhilinde geçerlidir" denir.

Meselâ her uslamlama doğru değildir: legal olanları vardır, saçma olanları vardır. Eskiden adının bütün Hint mantığını kapsadığı zannedilen Nayaya Okulu, uslamlamanın geçerlilik şartlarını belirlemeye çalışıyordu ve Yunan Tasımı (Kıyas, Syllogism, Syllogisme) ile belli belirsiz benzeyişi birçok defalar işaret edilmiş olan Beş Duyu’lu Kanıt Teorisi’ni kuruyordu. Burada anlatılmak istenen de, benzer deney olaylarını hatırlamak suretiyle sonuç çıkarıcı (Inference, Inférence) bir ispat fikrinin oluşumudur.

1 – Dağın üzerinde ateş var (Paratijna = İddia, Assertion)

2 – Çünkü dağın üzerinde duman var (Hetu = Neden, Sebep, Reason, Raison)

3 – Nerede duman varsa orada ateş bulunur: Meselâ ocakta (Misâl)

4 – Mademki burada da böyledir (Özel duruma indirgeme)

5 – O hâlde burada da böyledir. (Sonuç) Duman olan yerde ateş vardır. Ya da ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Sebep sonuç ilişkisinden (Nedensellik yasası, Causalité) yola çıkan bu ispat (Bürhan, Prove, Démontrer) büyük terimle (vyâpaka = ateşi içeren “Major Premiss) küçük terim (vyâpyn = dağ, Minor Premiss) arasında, orta terim (burada duman,) sayesinde bir ilişki kurar. (Orta Terim = Sebep, Belirti, Medium Premiss) bu orta terim, misali ispat eden bir ilişki ile büyük terime bağlıdır. Orta terim eksik olduğu zaman bütün uslamlamalar yanlıştır.

Atomcu bir metafizik üzerinde çalışan Vaicesika (Vaisesika) Okulu, Samkhya Okulunun dolaylı Mantığını çağrıştıran amaçlarla Mantık çalışmalarına girişti. Esas amacı cinsleri (Viçesa) belirtmekti. Zira bu okul Mantıklı söylenişin cinsleri birbirinden ayırarak anlam bulacağını kabul eder. Buradan bu düşüncenin Kategoriler (Makuller, Makulat) Teorisi, varlığın eski hâline dönülemez tavırlarının miktarı çıkar. Buradaki özgün kategoriler de şunlardır: Cevher (Töz, Substance), Nitelik (Quality), Hareket (Action), külliyet (Çokluk, Abudance), Cüz’iyet (Azlık, Scarcity), Özgü olma (Inherence), Selp (Olumsuzlaştırma, Négation). Yine onun çeşitli tarzda bağlantılara ayrılması da bundan ileri gelir: 

1 – Neden (Sebep) ve Sonuç (Netice) ilişkisi.

2 – Dışarıyla ilgili ve geçici temas (Samyoga); Vazoyla masa arasındaki ilişki gibi.

3 – Karşılıklı Karşıtlık. (Genel olarak Ying ile Yang gibi)

4 – Ruhla ben arasındaki içkinlik ilişkisi (Samavaya). Meselâ, bütünle parçaları arasında, tözle nitelikler arasındaki ilişkiler gibi, sonuç (Consequence, Conclusion) prensibi ile Mantıki ilişkileri şartlandırmaya müsait olan konular arasındaki ilişkiler bunlardır. Hâlbuki “Bir prensip ispat edilecek örneğe bağlı olduğu zaman yalnız örnekte hazır bulunur da, karşıt örneklerde hazır bulunmazsa o kanıtlayıcı, ispatlayıcı bir prensiptir.” Burada Nyaya ekolünde gördüğümüz kanıttan çıkarımın basit tatbikatını aşmak ve bu çıkarımın teorisini kurmak için büyük bir çabalama görülüyor.

Bu iki Ortodoks (İtikadı tam, kuvvetli) Brahman Okulu Formel Mantığın kurulmasına çalıştıkları halde, Mahayana Metafiziğinin son temsilcileri, hacimli ayrıntılı Mantıki düşünüşe en geniş yeri ayırıyorlardı. Dignaga (6. asrın başı) ve Dharmakırti (7. asrın başı) ile birlikte, Hindistan'da ve uzak doğuda hüküm sürecek olan bir Bilgi Teorisi ve Çıkarım Teorisi ortaya çıktı. Bunlar batı ortaçağında Aristo Mantığına dayanan öğretiler kadar itiraz götürmez bir otoriteye sahip olmuşlardır. Bu yeni öğretilerin en bariz çıkış noktası… Çıkarımın ancak geçici ve olası ilişki üzerine değil de, fakat temelli, esaslı ve zorunlu ilgiler, ilişkiler üzerine temellendirildiği takdirde, bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olduğunu gösterme çabası, çalışmasıdır.

Bu üç okulun her biri son Hint mantığının kuruluşunda üstün bir rol oynamışlardır. Bu gelişim Mantık tarihi açısından da önemli bir inceleme konusudur. H. G. Jacobs, Vaicesika mantığının Buda Mantığından çıktığını kabul eder. Nitekim Budistlerin Nyaya taraftarları üzerine de buna benzer bir etki yaptıklarını söylemektedir. Tscherbatsky bu Mantığın en büyük orijinallik özelliklerini Buda öğretisine bağlayarak, Nyaya ve Vaicesika okullarının onun üzerinde kurulduğunu ifade etmektedir. Sonuç olarak, Nyaya okulunun Budist Mantığından sonra ortaya çıktığı, Nyaya’dan sonra da Dignaga okulunun çıktığı söylenebilir.

Budizm’in prensibinde, İdealizme yakın bir Ayniyet (Özdeşlik) Mantığı ile Pragmatik Realizmle birlikte işleyen bir Görecelik Mantığı hâkimdir demiştik.

Nyaya okulu realisttir. Vaicesika okulu ise idealisttir. Pratikteki Budizm ise İdealizm, Pragmatizm ve Realizm tarzı düşüncelerin birlikteliğini içeren sinkrıtist bir itikattır.

Nyaya öğretisine göre yaratılışla şeyler (Objeler) arasındaki Mantıki ilişkilerin ancak varlıklar arasındaki (Akla dayanan) deneylerle tespit ve tayin edildiği kabul edilirken, Vaicesika okulunda Mantıki ilişkilerin bizzat Meditasyon (Burada yoğun düşünce ile ilhama kavuşma anlamında) kanalıyla kurulduğu savunulur.

Bu suretle fikirler arasındaki bağlantı, Nyaya için; Genel Bir Önerme, Tümevarıma imkânı olmayan, Olası (Sahacarya) bir birlikteliktir.

Hâlbuki diğerleri için genel bir önerme, Özdeşlik ve Nedensellik şeklindeki çift durumda hem zorunlu ilgi niteliğini, hem de tümel gerçeğin legal esasını ifade eder; “Mantıki bir neden olacak biçimde, çözülmez bir şekilde bağlı hiçbir gerçek yoktur. Bir olgunun diğer bir olguya neden olmasını temin eden sebep (ki Mantıkî sonuçtan ibarettir) dış varlığa veya yokluğa tabi değildir. O, bizim tefekkürümüz (Meditasyonumuz) tarafından kurulan içkin olma veya cevher şartı üzerine kuruludur.” Vaicesika ve Budizm’in Mantıkî açıklamaları bunlardır. 

Bireysel hâllere hâkim olma ve sözcüklerin bütün gücü ile gerçekleri kurma yeteneğimizi, biz tümdengelimli fakat önsel (A priori) hükümlerin varlığına borçluyuz. Meselâ bu suretle tümel bir gerçeğin açıklanmasına dayanan Kıyas (Tasım), evvelce gözlenen özel haller arasında basit bir benzeşime (Similitude) dayanarak bir ispat değeri kazanacaktır. Mantıki çabanın tahakkuku demek olan bu zorunlu ilgi fikri, bizzat Yoga İdealizminden gelen Apriorist (Önselci) bir Bilgi Teoreminden doğmuştur. Hint Mantığının bu kesin gelişimi bu suretle, doğrudan doğruya Metafizik bir öğretinin etkisi altında meydana gelmiştir. Bu da Metafizik Mantığın, Formel Mantık üzerine etkisini gösteren şayanı dikkat bir örnektir. 

Brahman Skolâstiği ve Hinduizm (M. S. VIII. Asırdan itibaren): Hint düşüncesi bu suretle zirvesine ulaşmış bulunuyordu. Ancak kazanılmış fikirler kümesini sistemleştirmeye çalışan teşebbüsler arttıkça, ortaya yeni bir şeyler sürme fikirleri de kaybolmaya başladı. Nyaya okulları ile Vaicesika Okullarının birleşmeleri, bu yeni durumda, en azından iki okul arasındaki fikirlerin de uzlaştığının belirtisidir. Onları… Budizm’e karşı olan aynı derecedeki ortak husumetleri ve aynı realizm eğilimleri taşıyan her iki okulun katılımcılarının öğretilerini bir araya getirmeye sevk etmiştir. Bir Uslamlama Teorisi kurmuş olan Nyaya Okulu ile bir Bilgi Teorisi ve Fizik kurmuş olan Vaicesika Okulu arasında, onları bir araya getiren kaderin, İlâhi Ahengin bir eseri olduğu düşünülüyordu. Tam birleşme on üçüncü asırda oldu ve bundan sonra da Budizm sahadan çekildiği için, eğitim bakımından gittikçe gelişen fakat gittikçe orijinalliğin kaybeden bütün Mantık kitapları aynı karma okuldan çıkmıştır. Budizm’in yavaşça Hint düşünce sahasından çekilip Tibet’e doğru kayması ise Hint düşüncesinin zayıflamasına sebep olmuştur.

Hint düşüncesinin zayıflamaya başlamasının diğer bir önemli sebebi de, Upanişad’ların basit Panteizmine dönüş seklinde tezahür eder. Bununla birlikte Budizm’den bilinçsizce kopya edilmiş olan birçok parçaları içeren Vedenta’ların Monist sistemine, çok fazla ilgi gösterilmemiştir. Bu felsefe, Mantık problemlerine doğru zihni yönlendirmeye başka felsefelerden daha elverişsiz olduğu için de, bu devirde yetişmiş olan düşünce adamları ve bilginler sadece Nyaya / Vaicesika eserlerini incelemekle yetindiler. Fakat realist Mantıkla, aşkın idealizm metafiziğinin bu şekilde uyuşup kaynaşması, uzlaşıcılığın ve yeni fikirler üretme gücünün de gerilemesinin yeni bir kanıtı olarak görülmektedir.

Suni olarak uzlaşıcı olan bu Hinduizm devrinde Meditasyon Mantığı yalnız her biri ayrı ayrı verilerden ibaret olan Prunâs’larda ifade edilebilir ki bu devirde de orijinal hiçbir esere tesadüf edilememektedir. Daha sonraları İngilizlerin Hindistan'ı işgali ile değişen bazı yerel kültür ortamlarının etkisiyle batıdan çeviri eserler de görülmeye başlanmıştır. Hint Mantığının tarihsel gelişimi hemen hemen böyledir.

Uzakdoğu tarzı savaş sanatlarıyla uğraşanlar için Hint Mantığının önemi, Buda’dan beş yüz yıl sonra güneydoğu Hindistan'da Madras kenti yakınlarındaki Kançipuram bölgesinde doğan Kalaripayit isimli ilk Asya tarzı metodik savaş sanatının, Gözlemci Mantığının ortaya sürülüşü önemiyle ilişkilidir. Bir gözlem sonucunda doğan bu sanatın ortaya çıkmasıyla, etkisi zayıf da olsa, birdenbire yerel Mantık anlayışında da bir değişim olmuştur. BODIDHARMA’NIN Çin'e götürdüğü söylenen sanat da bu gözlemci sanattır. Daha sonra da bütün bunların üzerine ZEN BUDİZM kurulmuştur.

Ayrı bir inceleme konusu olabilecek olan bu konu da hem mantıkçıların, hem de savaş sanatçılarının dikkatlerinden kaçmamalıdır. Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki bu konudaki Hint ve Çin mantığını anlamadan Savaş Sanatının Mantığını anlama çabalarına girişilmemelidir. 

Araştırmaları yoktur. Ancak bazı kayıtlarda düşünce hâlinde Mantık izlerine ve bazı Chou King (Çin kitapları) metinlerinde de Metafizik Mantığa tesadüf edilmektedir. Klasik devire doğru, Çin dili, telâffuz (Pronunciaton, Prononciation) ve yazı değişmelerine rağmen, genellikle uzun bir zamandan beri sabit bir şekil almıştı. Bu suretle ilk metinlerden itibaren bir gramer’in (Grammar, Grammatik, dil mantığı) de teşekkül etmiş olduğu görülüyor. Tchou devrine ait eserlerde doğal olayların matematik dili ile grafik sembollerle ifadesine rastlanıyor ki… Bu görünüm adeta Leibniz’in Caractéristique universelle ‘ni hatırlatıyor. Fakat bütün bu hazırlıklara, henüz sistemli bir şekilde var olan, aklı hislerden ve inançlardan önceye alan bir Mantık bilimi hazırlığı görüşü ile bakılamaz.

2 – Klasik devirde (M. Ö. 7 – 3. asırlar) ise bu devrenin en meşhur düşünür kişiliği Konfüçyüs’tür (Koung-tseu, Confucius) Konfüçyüs hiçbir şeyi yenileştirmemek ve geleneği devam ettirmekle iftihar ederdi. Konfüçyüs’e göre; İnsan mutluluk için doğa ile uyum içinde yaşamalıdır… Onun bütün gayreti, yaratılış prensiplerinden hareket ederek, insanın mahiyetinde var olan doğal esaslara göre ahlâkı tesis etmekti.

Konfüçyüs bu işi, delillere dayanan bir tür akıl yürütme (İstidlâl, Déduction)  yöntemine başvurarak tatbik eder ve Tahio da buna ait birçok deliller zikreder...

Kendi misalinde;

“Evrende parlak faziletleri egemen kılmak isteyen eski yöneticiler o zaman kendi hükümetlerini idare ediyorlardı. Hükümetlerini idare için evlerinde düzeni tesis ediyorlardı. Evlerinde düzeni kurmak için kendi kendilerini terbiye ediyorlardı. Kendilerini terbiye etmek için, kalplerini (ruhlarını) düzeltiyorlardı. Kalplerini düzeltmek için, düşüncelerinin samimi olmasını sağlıyorlardı. Düşüncelerinin samimi olmasını sağlamak için de bilgilerini genişletmeye çalışıyorlardı… Sonuç, bilgiyi genişletmeye çalışmak, eşyanın mahiyetini kavramaktır.”

Bu akıl yürütme kendine özgün bir sıralamayla, adım adım, geriye dönüş şeklinde (Ric’î, rétospéotif) yapılmıştır. Konfüçyüs’teki Diğer bazı akıl yürütmeler. İleriye dönük (Müterakki) ya da hem geriye dönük hem de ileriye dönük şekildedir. Hepsi de bir amacı takip eder ve insani faaliyeti meydana çıkaracak araçlar zincirini ifade eder. Buradaki akıl yürütmenin dokusu yalnız şartlar ile şart koşulmuşlar arasındaki ilişkiden ibarettir. Bu ilişki eşitlik ya da özdeşlik üzerine değil, aynı cinsten olmayan dereceler arasında yapılan bir hareket akımı üzerine kuruludur. Bu durum… İkna ve ispat için delilin, yalnız başına ve tekrar tekrar kullanılması; mantıki düşüncede bir aşama teşkil eder.

Konfüçyüs’ün devresinden daha önemli olan devre, “İsimler” (Ming Kia) Okulu denilen ve Sokrat’ın Sofistlerle ilişkisinin kurulduğu gibi, sonradan, Konfüçyüs’ün de kendisiyle mukayese edildiği bir devredir. Bilge, gerçekten eski erdemleri canlandırmak ve dünyada mutluluğu kurmak için akıllara hitap eden bir tartışmacı (cedelci, diyalektikçi) gibi davranmaktadır. Onun etrafında ve daha sonra rakibini ikna edip susturmaya muvaffak olan usta hatip ve tartışmacılar toplanıyordu ki bunlar tamamen Çin Sofistleri idi. “Doğru Terimler” kuramına ait Topik (Topique, Kurallar) metinlerden biri, Louen-Yu’da görülüyor.

Zincirleme Kıyas (Sorite) şeklinde yazılmış olan bu kısa yapıt, “Her şeyin hakiki ismi ile anılması, söylenmesi gerekir” nasihatiyle başlar. Doğru Terimlerin yokluğu yüzünden dilde karışıklıklar meydana gelir. Yanlış ya da bilgisizce terim hâline sokulmuş… Ya da bir terimin yerine kaim olmuş çatal anlamlı bir terim veya muvazaalı, tartışmalı bir terim dilde karmaşalar yaratır. Doğru anlamlı vasıfları olmayan bir terimle tanımlanmaya çalışılan bir Gerçek (Réalite) kendi mahiyetine (Kendilik, Özüne, Aslına, Cevherine, Zatına) de sadık değildir ve Konfüçyüs’e göre Metafizik günah da daha buradan başlamakta, buradan doğmaktadır.

Çin Sofistleri, sosyal kötülüğün kaynağı olan mantıki günahın ifadesini de burada, düşüncede ve düşünceyi beyanda yanlış sözcükler, kavramlar kullanmakta buluyorlar. Bu bağlamda ahlâkçı Konfüçyüs; babalığını yapmayan bir baba veya oğulluğunu yapmayan bir oğul taşıdıkları isme lâyık değillerdir ve bundan dolayı devleti anarşiye sevk ederler. Demiştir.

Bundan sonraki devrede Yin-Wen ve Kung-Sun-Lung gibi düşünürlerin diyalektikçi düşünceyi işlediklerini görüyoruz. Daha önceleri, Louen-You, (XII – XI) “İmparatorluğun refahı bütün mevcudatın kendilerine ait fonksiyonlara uygun isimleri olmalarını icap ettirir.” Demiş. Daha sonra, Yin-Wen ve Kung-Sun-Lung aradan geçen zamanda, isim verme ve niteleme problemlerinden doğan mantıkî problemlere bir çare aradılar ve yukarıdaki doktrinden yola çıkarak, çok net bir anlayışla diyalektiğin neticelerini çıkardılar. Onların yaptığı, diyalektiği ortaya çıkarmaktır.

Yin-Wen “beyaz at” açıklamasında bir zorluk görüyor. Bu sıfat başka şeyler için, meselâ bir öküz veya bir insan için de kullanılabildiği halde, nasıl oluyor da onu bir isme bağlayabiliyoruz? “Beyaz olduğuna hükmetmek”, “beyaz bulmak” vs. bunun gibi hükümlerin değişik obje karşısında tatbik edilebilen bir akıl yürütme olduğunu söyleyerek meseleyi nasıl çözüyoruz? Sorularını açıyordu.

Kung-Sun-Lung da bu problemi aynı örnek üzerinden yürütüyor ve meseleyi bütün genişliği ile inceliyor: “Beyaz at bir at değildir” diye iddia ederken, adeta burada Kynik düşünür Antisthénes gibi beyaz atın attan başka bir şey olduğunu ve müzisyen Koriskos’un Koriskos’tan başka bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Böylece, ikinin, birbirine eklenmiş iki bir’in toplamının sonucu olduğunu inkâr ediyor ki bu gerçekteki eylemin gerçek (réel) olduğunu inkâr ediyor. Yani eylemdekinin belirli ölçüde farklı niteliklerin toplamına eşit olduğunu söyleyerek reddediyor. Bu da bize Elea’lı Zenon’un ünlü kanıtını hatırlatıyor. Yani kavramlar arasındaki benzerliğin onları genel bir fikir halinde toplamaya izin vermesini inkâr ediyor. Ve her türlü birbirini zincirleme takip edip tamamlayan kavramı reddetmek hususunda Prodicus’dan daha kesin davranıyor. Bu noktada Kung-Sun-Lung en eski sofistlerden Teng-Hsi-Tseu ile tamamen aynı fikirdedir. Adların ve objelerin çeşitle, cinsle ilgisini sağlamak için bütün şekilleri ile Bileşim (Composition) kavramını reddediyor. İfadesinde de açıklık ve anlaşılırlıkla iddia ediyor ki o her türlü saptırıcı güdüden korunmak için her türlü bileşimden vazgeçilmelidir iddiasındadır.

Diyalektiğin problemleri ortaya koyma özelliğindeki bunca ustalığına ve etkinliğine rağmen, eski Çin’in bu devrinde soyut bir Mantık düşüncesi kurulamamasının sebebi, büyük olasılıkla Lao Çe ‘ye ait olan düşüncelerin Lao Çe ‘den sonra aynı devirde başkaları tarafından bir mezhep olarak ortaya sürülmesidir.

Tao yani Yol adı verilen bu mezhep, o güne kadar edinilmiş bütün bilgisel birikimleri kökten ortadan kaldıran bir düşünceyle, Bir’e, Vahdet’e (Birlik, kendimiz de dâhil her şeyi bir gören düşünce) iman etmeyi telkin ediyordu. Bu itibarla o güne kadar inanılan alışılagelmiş Ying ve Yang düşüncesindeki zıtlıkların izafiyetini (Göreceliğini, Relativity) kabul eden ve varlıklar arası çelişikleri aynileştiren bir mantığa ulaşıyordu. Örneğin, Taoist’lere göre (Tuhouang-Tse ‘ye göre) Hayat ve Ölüm aynı varlığın (Veya Tao’nun) iki tavrı arasındaki olaysal bir nöbetleşmeden ibarettir. Bu konuda Tao monizmi, eski düşüncedeki Ying ve Yang düalizmini aşmıştır.

Taocu düşünceye göre: Varlık, (Bilhassa Lie-Tseu’de) içeriğindeki muhtelif niteliklerinde dahi tekâmülî bir prensip gibi tasvir edildiği için… Hiç değilse bu nitelikleri, müşterek yönleri itibarıyla, zıt telakki etmekten vazgeçmek gerekir… Denir. Bu da var olanın Tao’da içkin (Immanent, her yerde hazır ve nazır) olmalarından ibarettir. Taoist’lere göre Evren Prensibi, deneyüstü (Müteâl, Transcendental) olmasına rağmen varlığa olaysal tezatlarla iştirak eder. Aksi takdirde var olan onlardan zuhur edemezdi. Fakat Taoizm’in varlığı işlememesi külli (Tümel, Universal) bir vazgeçmeden ibarettir. Ancak bu da, mutlak (Absolute) gerçeğin (Reality, Réalité) objenin mahiyetini hariç bırakmadığını, bilâkis onları tamamen içerdiğini (Tazammum, içlem, Compréhension, Comprehension) gösterir.

Klasiklere katılamaz gibi görünmesine rağmen Taoizm bizi Konfüçyüs ve Tadat (Samhiya, Samkhya, Toplamacılık) Okulu ile akraba, bir çeşit akılcılık anlayışına doğru götürüyor. Muhtelif Çin okullarının içeriğinde olan Evrensel Düzen (Ahenk) kavramı varlıklardan her birinin bir mahiyeti olduğunu, diğer mahiyetleri bozmayan / bozmaması gereken bir gelişime, tekâmüle sahip olduğunu kabul eder. Yin Fou King adlı meşhur bir metin Fizik Âlemde kendi rolünü ifa edeceğine, birbirine müdahale eden kurucu unsurlara “Haydutlar” diyor. Her var olanın kendi fonksiyonuna ve kendine has olan bir mevkii vardır. (Saygıdeğer masa gibi) Bu formül Konfüçyüs siyaseti kadar Taoizm Ontolojisinin ve Taoizm diyalektikçilerinin gramer mantığının da esasıdır. Bu müşterek konuların kabulü, Taoist Mantığın iyelik (Mülkiyet) cinsliğine karşı, çelişiklerin kendiliğini öğrenme suretiyle diğer okullardan esaslı surette ayrılırlar. Bu özellikleriyle, sadece Totolojik(++) hükümleri düşünceye ve açıklamaya uygun olarak kabul eden Yin Wen veya Koung Soun Loung ile zıtları, eşit, denk kabul eden Tchouang veya Lie okulları arasındaki tezat da ortadadır. Fakat hem çelişiklerin denkliğini, eşitliğini, hem de kendiliğin (Özdeşliğin) orijinalliğini kabul eden Taoizm, bu paradoksu ile mutlağın içkinliğini (Varlığın içinde bulunan, varlığın yapısına karışmış olan, mündemiç, immanent) uzlaştırma iddiasında olan doktrinler sınıfındandır. Taoizm pratik bakımdan dünyayı terk edip ibadete yönelme (Züht) anlayışıyla, Doğal Fenalıklar Görüşünü uzlaştırmak için devamlı çalışır. 

3 – Çin Sofistleri: Eski Yunan’da Zenon ve Eudoxe’in tartışmalarına benzer meseleler Çin’de de uzun müddet düşünürlerin düşünce hayatını meşgul etmiştir.

Daha sonraları, Sofistik Çin Mantığı Mo-Tseu tarafından sistem hâline getirildi. Çinli Sofistlerde, Zahir (görünen) ile Batın’ı (görünmeyen) birbirinden ayırabilecek bir kriter (Criterion, ölçüt, prensip) arayışı görülmektedir. Sofistler bunu başaramadıkları gibi, bazen dil analizlerinden de eşit Mantıki ispatlar çıkarmışlardır.

Çin Mantığının başlıca temsilcilerinden bir de Hsoun-Tseu isminde bir sofisttir. Bu zatın çalışmalarında salt kendine özgün fikirleri yoktur. Sadece başkalarının delillerini toplamıştır. Zahirle Batın’ın birbirinden ayırt edilmesi meselesine ait bir eser yazmıştır. Fakat Sokrat nasıl Sofistlerden ayrılıyorsa, Hsoun-Tseu de diğer Sofistlerden aynı şekilde ayrılır.

Çin Sofistlerinin ileri sürdükleri başlıca fikirler şunlardır: Objenin şekilleri birbirinden başka başkadır ve verilişleri de belirli değildir. İnsanlardaki duyular da birbirinden farklıdır. (Gözlem neticesi öğrenilmiş)

İnsanlar başından beri, kendi algılamalarındaki, kendi özgün duyu niteliklerine göre objeye göreceli tanım, sonra da ad, (isim, noun, substantif) verdiklerinden, buna göre; anlaşmada ortak isimler kullanılmadığında, konuşup anlaşmada, göreceli görünenle, hakikati birbirinden ayırmak güçleşir. Bunun önüne geçmek için insanlar toplumsal yaşamlarındaki diyaloglarında ortaklaşan isimler kullanmalıdırlar. Sofistlerle birlikte ilk defa Çin de Nominalizm’in (İsimcilik) başladığını görüyoruz.

Adları, isimleri tespit ederken neye, hangi ölçütlere göre dayanarak tespit edildiğine gelince; Burada Hsoun-Tseu beş duyuya dayanarak isim verildiğini kabul eder. Meselâ şekiller ve renkler gözle görme duyusuna dayanarak ayrılırlar. Düzenli ve düzensiz sesler kulakla işitmeye, lezzetler dille tat almaya, kokular da burunla koklama duyusuna göre ayrılır. Ağrı, kaşıntı, ısı vs. deri ile dokunma duyusuna göre ayrılırlar. Sevinç, kızgınlık, acıma, hoşlanma, sevme, nefret, arzu gibi kalbî hisler ruhla ayrılır. Ruhta beş duyu ile objeyi tanıyıp ayırma yetisi, kabiliyeti vardır. Buna göre, bilmek, tanımak, düşünmek kabiliyeti ile obje diğerlerinden ayrılır. Zihindeki göreceli tasarımı gerçekleşir.

Bu da Nominal (isim belirterek yapılan) nitelendirmelerimizin esasını teşkil eder. Yahut insanların hisleri ve beş duyusu, eşitlikten özdeşlikten uzak, hakikatinde tamamen birbirine benzemediğinden, objeden verilen algılarındaki payların ve duyuların istatistikî ortak noktaları alınarak, bunlara genel bir isim verilirse, obje ve olayları birbirinden ayırmak mümkün olur. Yani herhangi bir isim tespit edilirken, duyulardaki algılama paylarının ve hislerin toplumsal uzlaşıdaki ortak noktaları esas olarak alınır. Fakat bu ortak mutabakat noktası yine de görecelidir.

İsim tespitinin mahiyeti düşüncesi: Bu suretle algı paylarımızın ve idraklerimizin ortaklığını anlayınca bir objeye herkes tarafından mutabık kalınıp, kullanılan bir isim verilir. Fakat bu da kâfi değildir. Esas olan, o isim ile objenin aslının da uyum sağlaması gerekir. Yani cinsleri başka olanlara ayrı isim vermeli, tek isimle anılmaları yeterli olanlara tek isim, tek isim tanımlanmalarına kâfi gelmezse çift isim verilmelidir. Gerek tek, gerekse çift isimde cins bildirmek gerekmezse bunların ikisini de ihtiva eden ortak bir isim kullanılabilir. Koyun, keçi, at gibi hayvanlar böyle ortak isimle adlandırılır. Ortak isimleri genel olarak göstermek icap ederse buna Eşya (Şey’in çoğulu, Nesneler, Nesne, Obje, Object, Objet) denir. (Çin’de Vu, Varlık “étre, Be, olmak” olarak kullanılıyor.) Bu suretle bir takım doğal isimlerden yükselerek genel kavramlara kadar varılıyor. Şöyle ki; Önce kaos (Chaos, kargaşa) vardı ve var olanlar (İsimsizler) aslen başta bir isme sahip değildi. İnsanlar arasında anlaşmada kolaylık olsun diye, bunlara isimler verilmiştir. Sözleşmeyle bulunan isim artık esas olur ve bu eylem en yüksek varlığın ismine kadar çıkabilir. Buna Çin Mantığı Hakiki İsim diyor.

Sofistler bu Mantık illüzyonlarından (Illusion, yanılsama, hayal) korunmak için bir takım çareler ararlar. Bunların bir kısmı isme bağlı ahlakidir. Bir kısmı somuttur, bir kısmı da soyuttur.

Ahlaki illüzyonlara ait misaller;

I. İsim vasıtasıyla ismi karıştırmak: Hor görülüp utanmamak için bu yanlışlığa düşmemek gerekir.

II. Hakikat vasıtasıyla ismi karıştırmak: Bir aziz kendisini sevmez.

III. İsim vasıtasıyla hakikati karıştırmak: Hırsız öldüren, insan öldürmüş değildir. (Çünkü “Hırsız” insan anlamına gelmez, “hırsız = çalak adam” anlamına geliyor.)

Somut illüzyonlara ait misaller;

İllüzyon’a ait misâl: Dağ ve girdap düzdür. Hâlbuki dağ yüksek ve girdapta derindir. Eğer böyle görünüyorsa, bu görmeden kaynaklanan mantıki bir illüzyondur. 

Soyut illüzyonlara ait misaller; Görüngüler algılandığı gibi değildir. Zira herkes kendine göre izah eder.

Soyut (Mücerret, abstract, abstrait) ile Somut’un (Müşahhas, concrete, concret) farkına ait misâl:

İnsanlar serveti severler de malı sevmeyebilirler. Yahut güzelliği severler de güzel bir kadını sevmeyebilirler. Bu da bir paradokstur.

Çin Sofistlerinin meşhur misâllerinden biri de; (Gergin) yayda ok var veya beyaz at at değildir… Misâlidir. Birincisi ok yayı terk ettiği ana kadar doğrudur. Fakat kirişin bırakılmasıyla, yayın eylemi hâlinde, cümleyi söyleyinceye kadar durum doğru olmaktan çıkar. İkincisinde at sözcüğü geneldir. Beyaz veya siyah oluşu ise bireysel bir niteliktir. Bu bireysel kavramlar da geneli kapsamazlar. O halde beyaz at tikel’i (Cüz’isi, Particular, Particulier) at tümeli (külli’si, Universal) olamaz.

Özetle, eski Çin Mantığı itibaricidir (varsayım-cı, Hypothetical), insaniyetçidir (İnsancı, Humanist), isimcidir (Adcı, Nominalist). Bir bakıma pragmatistlerin mantığına benzer. Hsoun-Tseu bizlere tam anlamıyla mükemmel bir şeklî ve maddi (Formel) mantık verememiştir. 

4 – Buda’dan sonraki devir: Buda’dan yaklaşık iki yüz yıl sonra, Çin’de ortaya çıkan esaslı bir tema üzerinde, çeşitli mantık eğilimleri düşünce hayatında büyük bir hareketlilik uyandırmıştı. Birdenbire Çin’e hâkim olan ve feodaliteyi yıkan Tsin Cheu Houang Ti isimli bir lider toplumda her türlü tartışmayı ve bunun yanı sıra bu Mantıki tartışmaları (Cedel, critique) da yasakladı. Bu konudaki kitapları da tahrip ettirdi.

M.Ö. 221 yılında tekrar eski eserleri ihya etmeye dönük bir teşebbüs görülüyor. Aynı devreye doğru İmparatorluk içerisinde yalnız eski fikirler değil, ülkenin fikir düzeyinin kabul ve temsil etmesi çok güç olan yeni fikirler de yayılmaya başladı.

Budizm ilk olarak M.Ö. II. Yüz yılda Çin’e giriş yaptı. Fakat Çin rahiplerinin Hindistan'a veya Hintli misyonerlerin Çin’e seyahati ve bu dine ait esaslı Teolojik ve Mantıkî eserlerin çevirileri ancak M. S. İlk sekiz yüz yıl içerisinde mümkün olabilmiştir. Yani geçen bin yıllık bir süreç. Hit Mantığından Çinliler ancak bu uzun süreç çerçevesinde tedricen haberdar olabildiler. Bu arada Budistler tarafından Nyaya ve Hetuvidya (Akıl yürütme ilmi konularında) adlı eserler de tanıtıldı.

Bu kitaplardan bir kısmı Hiuen Tsang tarafından Hindistan'dan getirildi ve yedinci asrın ortalarında Kouei Ki gibi ünlü bilginler tarafından tercüme edildi. Çin medeniyetinde mevcut olan yegâne Formel Mantık kitapları olan bu eserler Hint Mantığının devamından veya tıpkı çevirilerinden, kopyalarından başka bir şey değildir.

Dokuzuncu asırdan sonra bu hareketin bir reaksiyonu olarak, Konfüçyüs akımı tekrar uyanmaya başladı. Her var olanın kuralı olan objenin kendiliği (Sing) eskiden yalnızca Tanrısal Emir (Tien Ming) telâkki edilirken, şimdi biçim, şekil (Li) ve madde (Ki) denen iki soyut prensibin çok değişken katılımından doğmuş diye kabul edildi. Birincisi yâni biçim, düzen ve etkinliğin (activité) ikincisi yâni madde edilgiliğin (passive, passif), düzensizliğin ve sınırlanmışlığın sebebidir denildi. Gerçekler toplamı bu şekilde bir biçimsel maddeler sıralaması hâlinde mertebe kazanır. Bu sıralamanın en üst seviyede, Yunan felsefesindeki İdelerin İdesi (Fiili mahz, acte pur) ile aynı şey olan Yüce Varlık (Tai Ki veya Tai Chi) ve en alt seviyede de Mutlak Yokluk (Tai Wou) vardır.

Bu yeni dogmalar farklı anlayış sistemlerinden alınmış Metafizik Mantık prensiplerinin tam bir uyumla birbirine karışmış şekli olarak görülmektedir. Burada, eski Çin düalizminden gelen, birbirine zıt Ying ve Yang prensipleri ile Lie Tseu’dan gelen Yüce prensibin tekâmülü kavramı ve aynı zamanda birçok Budist konuları birbirine karışmıştır.

Bu tarz bir düşüncede, meselâ bütün olayları meydana getiren Haoua (İstihale, İmkânsızlık, Olanaksızlık) fikri, artma ve eksilme şeklinde, alternatif değişken bir ritme göre Tekâmül, canlı varlıkların reenkarnasyon (Yeniden dünyaya geliş) ve olamazlığına ait Hint kabulünü, Hintlilerin Tadat (Samhiya, Samkhya) Görüşü gibi etkenleri de bir arada görebiliriz.

Bu muhtelif uzlaşma, uyum şemalarının birbirine karışması Dignaga veya Dharmakriti’den daha az kesin bir nedensel (causal) ilgi fikrini, zorunlu bağlantı kavramını uyandırdı.

Bu tarzda bir devşirme çalışması doğal neticesini vermekte gecikmedi. Tchou Hi ‘nin (1200 – 1130) eseri olan ve üstatları tarafından hazırlanıp, izdeşlerinin devam ettirdiği Konfüçyüs mezhebinin taklidi bir skolastik doğdu.

Bu safhada, kesin hakikat yerine sadece bilmeye dayanan, bilmeyi savunan teorik kuram, düşüncenin her safhası için ayrı ayrı kabul görünce, olanları öğrenme, araştırma geliştirmenin yerine geçti ve muhafazakâr eğilimli kadroların verdiği eğitimlerle, İmparatorluğu yıkan Çin devrimine (Mao devrimi) kadar devam etti. Çin düşüncesinin yaratıcılığını kaybederek, Çin’e Avrupa düşüncesinin nüfuzuna kadar çok dar bir çerçeve içerisinde kalmasına bu irticai ve muhafazakar fikir hareketi sebep olmuştur.

Mehmet Lemi Bağdatlılar - http://www.aikishobu.info

Yorum beslemesine abone olun Yorumlar (0 gönderilen)

toplam: | gösteriliyor:

Yorum gönder

Lütfen resimde gördüğünüz kodu girin:

Captcha

Etiket:

insan, ruh, BUDA, budizm, DİN, yoga, metafizik, hinduizm, düşünce, tao, akıl, insanoğlu, Hint kültürü, Taocu düşünce, mantık, logos, tanrısal akıl, tanrısal yasa, Brahmanizm, Samkhya, dini akide, akide, Sofistler, Mantık Eylemi, Agnostisizm, Bilinmezcilik, Nihilist, hiççi, Determinizm, Gerekircilik, Nirvana, sebep sonuç ilişkisi, nedensellik yasası, Meditasyon Mantığı, illüzyon

Bu yazıyı oyla

0

Günlük Burç Yorumu

Powered by Vivvo CMS v4.7