Vikingler İstanbul'daydı

"Bunu yaptılar mı?" Ayasofya’daki bir yazıtta okunabilen Viking harfleri ile yazılmış bir cümlenin, okunabilen parçası. Soru, "Vikingler İstanbul'a adım attı mı?" şeklinde sorulsaydı, cevabı, "evet bunu yaptılar" olacaktı. Ama İstanbul'da neler yaptıklarını ispatlamak bugünkü verilerle biraz zor...

Vikingler İstanbul'daydı
İlginizi çekebilir

Gerek İstanbul, gerekse Vikinglerin tarihinin ortak özelliklerinden biri, gerçek sanılan olayların yanlış, ama gizli sayfalarda kalmış bilinmeye muhtaç yığınla önemli bilgi olmasıdır. İstanbul'a dair anlatılan pek çok tarihi vaka uydurmadır ama günümüzde popülerlik adına anlı şanlı tarihçiler medyada yalanları savunmaktadırlar. İstanbul'un pek çok hayali kahramanı, gerçek kahramanlarından daha meşhurdur ve daha büyük itibar görmektedir... Tarihçilik de artık gerçekleri ortaya çıkartma sanatı olmaktan çıkıp, yalanları ranta dönüştürme sanatı haline dönüşmektedir. Hoş bu tarz davranan tarihçiler tarihtede de vardı ama en azından onların yalancılığını ve çıkarcılığını belgeleyen tarihçiler de vardı....

Keza aynı şekilde hiç bir zaman boynuzlu şapka takmadıkları artık bilinen Vikinglerin, savaşçı hemen her kavim gibi paralı asker olarak görev yaptıkları ve sadece kendi amaçları için değil, kendilerine para ödeyenler için de kan döktükleri ortada iken birer özgürlük savaşçısı olarak sadece Vahalla'ya gitmek için savaştıkları yalanı da medya da her daim hakim söylem olmaktadır. 16. yüzyıl tarihçilerinden Olaus Magnum’un Historia de Gentibus Septentrionalibuâ adlı eserinde yer alan Rusya'nın nehirlerinde kayıklarını taşıyan Vikingler çizimi onların tarihi görünüşü hakkında en gerçekçi görüntüyü oluşturmaktadır.

Oysa Vikinglerin İstanbul maceraları tam da bunun kanıtıdır.   İstanbul ile Vikinglerin ilişkisi Bizans İmparatoriçesi Zoe'nin Norveç Kralı Harald'a aşık olması kadar romantik, Viking Savaşçılarının paraları ödenmeyince isyan etmesi kadar kanlıdır. Hatta, Bizans'ın fedaiyeleri olan Vikinglerin savaşmayı reddettiği için Umberto Eco'nun Baudolino adlı eserinde de yer verdiği Latin İstilası gerçekleştirilmiştir.

Ne var ki elde bu ilişkiyi kanıtlayacak bulgular yoktur... Tabi Selimiye Yetimhanesi'nde kullanılan taşlardan bazıları, "hayır bunlar doğruydu" demezse....

İstanbul'da Ayasofya ve Fethiye camiilerini ya da daha resmi tanımla müzelerini gezenler Vikinglerden geriye kalan iki izi görebilirler.... Bu izler o dönemlerin grafitisi sayılabilecek duvar yazılarından ibaret ve kesin tarihleme söz konusu değil. Rurik alfabesiyle yazılı cümlelerin tamamını okumak bile hayli müşkül...

Günümüzün popüler tarihçilerinden Ayşe Hür'ün 2006 yılında Toplumsal Tarih Dergisi'nin 146. sayısında yayınlanan konuyla ilgili makalesi bu açıdan önemlidir. Ünlü tarihçi, yazılı ve sözlü kaynaklardan İskandinav halklarının İstanbul'a yani o günkü adıyla Konstaninapol'e  Miklagard (Büyük Şehir) adını verdiklerine dikat çekerek, taraflar arasında ticari  ilişkinin boyutu da bulunduğunu ama Vikinglerin esas rolü, Bizans’ın savunmasında yer almak olduğunu vurguluyor. Vikinglerin Bizans’ta oluşturduğu birlikler Varaeg ya da Varangian adını taşıyordu.

İşte söz konusu makaleden önemli pasajlar:

VIKINGLER KONSTANTINOPOLIS'TE

Ayşe Hür'ün makalesi

İskandinavya'nın ve Danimarka'nın yerlileri olan Vikinglerin, Varaegler diye bilinen kolunun 9.yy'dan itiba­ren Bizans ordusunda görev aldıkla­rını çok az kişi bilir. Üstelik bu misa­firlik, bildiğimiz kadarıyla en az 360 yıl sürmüştür.

Ülkeye Rusya yoluyla geldikleri için Bizanslıların Rus ya da Rhos diye andıkları, bazen Iskitlerle karıştırdıkları bu "baltalı adamların" Riıans ülkesinde ne işle­ri vardı?

Bunun cevabı çok karmaşık değil aslında. Söz konusu yüzyılda, hem Konstantinopolis her açıdan dünyanın en önemli merkeziydi hem de Vikinglerin dünyanın dört bir yanma yönelen büyük göçü başlamıştı. Tek fark, Vikinglerin dünya­nın diğer bölgelerine ordular halin­de ve ganimet bulmak amacıyla git­melerine karşılık, Bizans'a azar azar ve barışçıl amaçlarla gelmeleriydi.

Britanya’ya giden Vikingler adayı hegemonyaları altına almak için yaklaşık 200 yıl Anglo-Saksonlar'la mücadele ederken. Vikinglerin Normanlar kolu da 912 yılından itibaren Fransa'nın aşağı Sen Nehri topraklarını Normandiya (Kuzey ülkesi) haline getirdiler. Vikinglerin İsveç kolu ise ırmak boylarından Rusya'nın içlerine ve Ukrayna'ya ulaştı ve Rurik komutasındaki grup 862'de Novgorod'da konuşlanarak Slav halklarını egemenliği altına aldı. Rurik'ten sonraki Viking lideri Oleg. ,879'da Kiev'i ele geçirerek başkent yaptı, aynı zamanda ülkesi ile Bi­zans arasında ticaret antlaşmaları imzaladı.

Oleg'in yerine geçen Igor da bu ilişkiyi sürdürdü. (Orhun Ya­zıtlarını ilk çözen DanimarkalI ünlü Türkolog Vilhelm Thomsen’in de desteklediği bu teoriye, yani "Vikingler, Normanlar ve Ruslar aynı halktır" yaklaşımına Rus bilimadamları karşı çıkıyorlar. Onlara göre Varaeglerin Slavlar üzerindeki ege­menliği geçici idi ve bugünkü Ruslar Slav boyundan gelir. Son yıllarda bazı arkeolojik bulgular, ilk teoriye güç verdiği için, bu yazıda Viking, Norman ve Rus sözcüklerinin birbi­rinin yerine kullanılmasından kaçınılmamıştır.)

Yazılı ve sözlü kaynaklardan anladı­ğımız kadarıyla, İskandinav halkları Miklagard (Büyük Şehir) adını ver­dikleri Konstantinopolis'e büyük saygı göstermişlerdir. Taraflar ara­sındaki ilişkinin ticaret boyutu da çok önemliydi, ama Vikinglerin esas rolü, Bizans'ın savunmasında yer al­mak oldu. Vikingleri Bizans ordu­sunda ilk istihdam eden imparato­run Teofilos (829-842) olduğu sanı­lır ancak bu döneme ilişkin belgeler çok güvenilir değildir. Vikinglerin Bizans'ta oluşturduğu birlikler Vara- eg ya da Varangian adıyla tarihe geçti. Varangian sözcüğünün eski Norveç dilinde yemin edenler' an­lamına gelen Vaeringjar'den geldiği tahmin ediliyor. Bu işbirliğinden hem Bizans hem de Varangianlar memnun kalmış olmalı ki, Kuzey halklarının Konstantinopolis'e yap­tığı saldırılar bile birlikleri sadakat­sizliğe itmedi. Zaman içinde, Varan- gianların konumu güçlendiği gibi, imparatorun özel muhafızlığını üst­lenecek kadar güven kazandılar.

Mîklagard'da yaşam

Uzun yıllar Keşiş Nestor (ya da Neots) tarafından yazıldığı sanılarak 'Nestor Kroniği' diye bilinen, ancak son yıllarda bilim çevreleri tarafından anonim bir eser olduğu konusunda fikir birliğine varılan bir kroniğe göre ise, Bizans imparator­luğu ile Kiev Prensleri arasında 907- 971 döneminde dört antlaşma imza­lanmıştı. Bunlardan birincisi gayet kısa bir metin olup, Kiev Prensi Oleg'in Bizans'a gönderdiği Kari, Farulf, Vermund, Hrollaf ve Steinvith adlı 5 elçiye ziyaret izni veril­mesi ile ilgiliydi. Söz konusu elçile­rin pagan olduğu anlaşılıyor çünkü Bizans temsilcisi yeminini haçı öpe­rek yaptığı halde, Rus elçileri Perun ve Volos adlı tanrıları ile kılıçları üzerine yemin etmişler. Kral Oleg'in 907'de Konstantinopolis önlerinde belirmesinden sonra hazırlanan ve 911 tarihinde yürürlüğe giren 15 maddelik ikinci anlaşma ise Kari, Ingjald, Farulf, Vermund, Hrollaf, Gunnar, Harold, Kami, Frithleif, Hroarr, Angantyr, Throand, Leithulf, Fast ve Steinvith adlı 15 kişinin im­paratorun paralı askeri olmasına dair. Bu iki anlaşmadan anlaşıldığı­na göre Bizans imparatoru Varangi- anlara iaşe olarak ekmek, şarap, et, balık ve meyve verecek, ayrıca şeh­rin hamamlarından yararlanmaları­nı sağlayacaktı. Ayrıca geriye dö­nüşlerini de temin etmek zorunday­dı. Karşılığında Varangianlar Aya Mamas (bugün Beşiktaş) bölgesinde kendilerine ayrılan alanda konakla­yacaklar, şehre ancak silahsız olarak ve yanlarında BizanslI bir görevli ile girebilecekler, şehir defterine adla­rını yazmak zorunda olacaklardı. 944 tarihli olan 16 maddelik üçüncü antlaşmada ise Prens Igor adına ge­len 50 Rus elçinin ve 25 tüccarın adı sayılıyor. Bu antlaşmada pagan olanlar ile Hıristiyan olanların özen­le ayrılması o yıllarda kuzey halkları arasında Hıristiyanlığın yayılmaya başladığının bir işareti olmalı.

TAHT ROMANTİKLERİ

Zoe, Maria ve Harald

İmparatoriçe Zoe'nin (980-1050) daha sonra Norveç kralı olan Haraid a göz koyduğu iddiası doğru mudur? Aslında Zoe'nin ileri yaşına rağmen erkeklere ilgisini hiç kaybetmediği doğrudur. Gençliğinde Kutsal Roma-Germen imparatoru III. Otto (996-1002) ile nişanlanan Zoe, Otto'nun ölümü üzerine evlenme gerçekleşmeden Konstantinopolis'e dönmüş, bu talihsiz olaydan tam 26 yıl sonra, ölüm döşeğindeki babası VIII. Konstantinos tarafından alelacele yaşlı Romanos Argiros'la evlendirilmişti. Bu evliliğin Zoe’yi çok mutlu etmediği anlaşılıyor, çünkü 1041'de Paflagonyalı (Kastamonu havalisi) köylü çocuğu Mihael'le evlen­mek için Romanos'u boğdurtmuş, yeni kocasını da IV. Mihael adıyla tahta çıkartmıştı. Zoe Harald'a da tam bu sırada göz koymuş olmalıdır. Ama gözü Zoe'nin yeğeni Maria'da olan Haraid, o sıralarda 60 yaşlarındaki imparatoriçeyi reddetmenin bedelini tam hesaplaya- mayınca, soluğu zindanda alacaktır.

 

Dönemin ünlü düşünürü Mihael Psellos'a göre "dindar görünüşlü fakat değersiz", "anlamakta hızlı ama konuşmakta yavaş", "kaprisli ve bol para harcamayı seven" biri olan Zoe'nin özel­likle güzel kokulu yağlara pek düşkün olduğu da kayıtlara geçmiş. Harald'ın bu ilgiye karşılık vermeyip, yanına Maria'yı da alıp Konstantinopolis’ten kaçması, bir aşk hikayesi olmasa gerek. Çünkü Haraid, ülkesine sağ salim varınca, ilk işi yanına bol hediyeler verip Maria'yı Konstantinopolis'e göndermek olmuş. Harald'ın daha sonra iki evlilik yaptığı biliniyor. Çapkın Zoe'ye gelince... Paflagonyalı Mihael’in bir yıl sonra ölmesi üzerine, cenazeden üç gün sonra Mihael'in kalafatçı yeğenini evlat edinip V. Mihael adıyla tahta çıkarmış ama kocasının kendisini saf dışı bırakacağını anlayınca, bir darbe ile onu alaşağı edip Konstantinos adlı bir soylu ile üçüncü evliliğini yapmıştır. 1050'de öldüğünde, aradığı aşkı bulmuş mudur, bilmek mümkün değildir.

Bizans ekonomisinin giderek bozulması ile 11. asır sonlarına doğru bu paralı askerleri tatmin etmek güçleşmiş, bunun doğal sonucu olarak da sadakatleri azalmaya başlamıştır. Bunun en acı sonucu da, 1204'te ücretleri ödenmeyen Varangian Birliklerinin savaşmayı reddetmesi üzerine, Konstantinopolis’in IV. Haçlı birliklerinin eline geçmesi ve Bizans yerini 1261 ’ekadar sürecek olan Latin İmparatorluğunun almasıdır.

Nite­kim Prens Igor'un dul karısı Prenses Olga, 954-957 arasında bir tarihte Konstantinopolis'te vaftiz edilerek Hıristiyanlığa geçmiştir. VII. Kons- tantinos döneminin (913-959) ünlü Seromoniler Kitabı'na bakılırsa, Bi­zans donanmasında 700 kadar Rus (yani Viking) denizcisi vardı. Nite­kim Varangian Birliği Dalmaçyalılar- la birlikte 949 yılında Girit'e karşı sefere çıkmışlardı. 971 tarihli dör­düncü antlaşma ise Olga'nın Hıristi­yanlığı kabul etmeyen pagan oğlu Cesur lakaplı Sviatoslav'ın Bizans'la barış yaptığına dairdi.

Varangianların imparatorluk için vazgeçilmez hale gelmesi ise II. Ba- sileos döneminde (976-1025) oldu. 986 yılında kendisine isyan eden Bardas Fokas adlı generalle baş edemeyeceğini anlayınca, Kiev'in Viking asıllı Prensi Vladimir'den yardım istemek zorunda kalan Basi- leios, Vladimir'in gönderdiği 6 bin Viking askeri sayesinde Bardas Fo- kas'ı yenmeyi başardı ve Vladimir'e kız kardeşi Anna ile evlenmesi kar­şılığında Hıristiyan olma şartını koş­tu. Hıristiyanlık gerçekleştiği halde evlilik gerçekleşmeyince taraflar arasında çatışmalar olduysa da, da­ha önce gönderilen 6 bin askerin oluşturduğu Varangian Birliği'nin prestijine halel gelmedi. Bu birlikler Basileios'un 30 yıl süren Bulgaristan seferlerinde ve Avrupa içindeki ba­şarılarında büyük rol oynadılar.

"BALTALI BARBARLAR"

Birlikler zaman içinde Konstantinopolis'in zenginliğinden pay almak isteyen İsveç, Norveç, Anglo-Sakson ve DanimarkalI soylu asker gö­çüyle zenginleşti. Görland'ın Jalvardar saga'sı (destan) tek seferde İn­giltere'den 350 gemi ile gelen 5 binden fazla Anglo-Sakson'dan söz eder. Bu askerlerin İngiliz mi yoksa Norman mı olduğuna karar vermek zordur ancak bu tarihten itibaren Ingiliz-Varangianların (Englinova- rangoi veya Inglinoi) egemenliği başlamıştır. Aslında Bizans'a yaban­cı asker akını, 1071'de Malazgirt'te Selçuklulara yenilerek büyük güç kaybetmesinden itibaren artmıştı. Orduda Peçenek, Kuman, Türk, Frank, Lombard, Katalan, Alman, Bulgar, Abaza ve Alanlardan gelme binlerce asker vardı. I. Aleksios Komnenos'un (1081-1118) İskandinav krallarına elçiler göndererek daha fazla asker talebinde bulunduğu bi­linir. Aleksios'un kızı tarihçi Anna Komnena ise Aleksiad adlı kitabın­da Varangianların görevlerini ayrın­tısıyla anlatır. Buna göre, bu birlik­ler imparator ve ailesini korumak, başta Ayasofya'daki ayinler olmak üzere tüm seremonilerde, paskalya gibi özel günlerde, imparatorluk dü­ğünlerinde, tahta çıkma ve cenaze törenlerinde onlara eşlik etmekle yükümlüydü. Dahası, soylu Grekler tarafından oluşturulan Candidati, polis gücü olan Excubitors veya sa­rayın gece muhafız alayı olan Arith- moslar ile hâzineyi koruyan birliklerin içinde bile görev alıyorlardı. Yüksek ücretlerle ödüllendirilen bu birliklerin Bizans imparatorlarına bağlılığı konusunda abartılı anlatı­lar varsa da, Bizans kaynaklarında onlara pelekuphoroi barbaroi (baltalı barbarlar) denilmesi, halk ve elitler arasında pek sevilmediklerini düşündürür. I. Manuel döneminde (1143-1180) imparatorun astroloji ko­nusundaki düşüncelerine karşı çı­kan bir risale yazdığı için gözlerine mil çekilerek zindana atılan büyük din bilimci Mihael Glikas da mahku­miyeti sırasında yaşadıklarını anlat­tığı bir şiirde bu muhafızların acı­masızlığından bahseder.

Ancak Bizans ekonomisinin giderek bozulması ile birlikte, 11. yy'ın sonla­rına doğru bu birlikleri tatmin etmek güçleşmiş, bunun doğal sonucu ola­rak da sadakatleri azalmaya başla­mıştır. Bunun en acı sonucu da, 1204'te ücretleri ödenmeyen Varan- gian birliklerinin savaşmayı reddet­mesi üzerine, Konstantinopolis'in IV. Haçlı Birliklerinin eline geçmesi ve Bizans İmparatorluğunun yerini 1261e kadar sürecek olan Latin İm­paratorluğunun almasıdır. Latin dö­neminde Varangian Birliklerinin da­ğıtılmadığı, sadece silahsızlandırdı­ğı sanılır ancak bazı birliklerin Iz- -iU o r^<;ınan Bizans imparatorlarına hizmete devam ettiklerine dair bilgi­ler de vardır. Konstantinopolis'in 1261'de Latinlerden geri alınarak im­paratorluğun ihya edilmesinden sonra ne yazık ki Varangian Birlikle­ri tekrar eski güçlerine ve saygınlık­larına kavuşamamıştır. 13. yy'dan iti­baren kaynaklarda Varangos ve Va- rangopulos birer aile adı olarak yer almakla birlikte, Varangianlara iliş­kin son bilgi, 1341 de genç imparator V. lonannes Paloelogos'a eşlik ettik­lerine dairdir.

KONSTANTİNOPOLİS'TE BİR NORVEÇ KRALI

Konstantinopolis'teki Varangian ko­mutanlarından en ünlüsü, ileride III. Harald adıyla Norveç Kralı olacak olan Harald Sigurdsson (1015-1066) idi. Konstantinopolis'e 1034 veya 1035'te 500 adamı ile gelen ve Gene­ral Maniakes'in sancağı altında Sicil­ya'da sekiz başarılı savaşa katıldık­tan sonra muhafız alayı komutanı olan Harald'ın hayatını anlatan sa- ga'ya bakılırsa Harald, Bizans İmpa- ratoriçesi Zoe'nin yeğeni Maria ile evlenmek istemiş, ancak reddedil­mişti. Dedikodulara göre bunun ne­deni, o sıralar 60 yaşında olmasına rağmen çapkınlığa ara vermemiş olan Zoe'nin Harald a göz koyması idi. İmparatoriçe Harald'ı hapse at­tırdı ama Harald kaçmayı başardı. Tarihçi Kekaumenos a göre, Ha- rald'ın birlikleri 1041'de Zoe ve koca­sı imparator IV. Mihael Kalatafes'in tahttan indirilmesinde görev aldı, ardından Harald ülkesinin yolunu tutmak zorunda kaldı. Tarihe 'Acı­masız' lakabı ile geçen Harald, ya­nında prenses Maria'yı da götürmüş, Ancak Norveç’e vardığında şerefli bir şekilde davranarak kızı Miklagard'a geri göndermişti. Yine aynı saga'ya göre Harald yanında ayrıca büyük bir hazine getirmişti.

Bu askerlere iyi para ödendiği, Bolli Bollason adlı bir İskandinav soylusu için yazılmış olan Laxdaela saga'sında da anlatı­lır. Son yıllarda Norveç'teki arkeolo­jik kazılarda bulunan 20 kadar altın paranın Harald'ın hâzinesinden ol­duğu sanılmaktadır. Konstantinopo- lis'teki Varangian liderlerinden bir başka ünlü, ülkesinden sürgün edi­len İngiltere tahtının varislerinden Anglo-Sakson asıllı son prens Edgar Aîtheling idi. 1098'de Konstantino- polis'e gelen prens, komutasındaki Varangian birliği ile birlikte Birinci Haçlı Seferi'ne katılmıştı. Danimarka Kralı I. Erik'in (1070-1103) de hac zi­yareti için Kudüs'e giderken bir süre Konstantinopolis’te konakladığını, bu süre içinde şehirdeki Varangian Birliklerine yaptığı tavsiyelerden do­layı Bizans imparatoru tarafından armağanlara boğulduğunu söyleyen kaynaklar vardır.

Tarih boyunca Mangana (bugünkü Sarayburnu) civarındaki Hodegon garnizonunda, Bukoleon Sarayı'nda (bugünkü Cankurtaranla Kumkapı arasında) ve Blahernai Mahallesin­deki (bugünkü Ayvansaray) baraka­larda kalan Varangianların esas si­lâhı uzun Viking baltası idi. Rütbesi yüksek olanların ayrıca kılıç ve ok taşımasına da izin vardı. Varangi- anlar saray törenlerinde Norman ya da Viking asıllı biri tarafından tem­sil edilirler, savaşta ise Akolouthos denilen Bizanslı komutanların em­rinde olurlardı. Konuştukları dilin eski İngilizce veya eski Norveççe ol­duğu tahmin edilir. Varangian as­kerlerinin pek azı Grekçe konuşa­bildiği için, birliklerde mutlaka ter­cüman bulunurdu.

Varangianların görünümleri, giyim kuşamları nasıldı sorusuna cevap vermemizi sağlayan nadir kaynak­lardan biri 11. yy'ın ikinci yarısında Ioannes Skylitzes adlı bir Bizans memuru tarafından yazılan Synop- sis Historiarum adlı eserin içindeki iki minyatürdür. (Bizans'ın sosyal yaşamına dair 574 kadar minyatürü kapsayan bu eser halen Madrid Mil­li Kütüphanesi'ndedir.) Bu minya­türlerden birinde, VI. Leon'u (886- 912) tahttan indirerek Hipodroma götüren uzun baltalı Varangian as­kerleri görülmektedir

.

Diğerinde ise 1043 yılında bir kadının Varangian askeri tarafından tecavüze uğrama­sı ve tecavüz sonrasında mağdura tazminat olarak askerin eşyalarının verilmesi resmedilmiştir. Minyatür­de bu askerler gür siyah saçlı ve sa­kallı, pos bıyıklı, kalın bacaklı, diz­lerine kadar uzanan değişik renkler­de pelerinler ve ayaklarında uzun siyah çorap veya çizme ile resmedil­mektedir. Başka kaynaklardan öğrendiğimize göre tunik ve silahla­rı dışında ait olduğu kabileyi temsil eden bir başlık, bir para kesesi, ke­mik ya da boynuzdan yapılma bir tarak, çakı ya da ustura, sosyal sta­tülerini gösteren bir mücevher, bir yemek kabı, nadiren bir kaşık (bü­yük ihtimalle elleriyle yiyorlardı), ateş yakmak için kibrit taşıma hak­kına sahiptiler.

Varangianlar 11. yy'dan itibaren Hı­ristiyanlığı kabul etmelerine rağ­men çoğu pagan kaldı. Hıristiyanlığı seçenlerin ilk kiliseleri Konstanti- nopolis, Girit ve Toronto’da idi. Konstantinopolis'teki adı bilinme­yen ilk kilisenin dinsel çatışmalar sırasında çıkan bir yangın sonucu 1052'de yok olduğu sanılır. Ayasofya yakınlarında, bir başka Norveç Kra­lı Aziz Olaf Haraldsson (ö. 1030) adı­na inşa edilen diğer kilisenin yeri ise yeri tam bilinmemektedir. Ayrı­ca 1080'den 1204'teki Latin işgaline kadar Varangian Birliklerinde egemen konuma sahip ingilizlerin St. Nicholas ve Canterbury adına bir kilise kurdukları sanılır. n.

Osmanlı döneminde inşa edilen Boğdan Sarayı'nın olduğu (bugünkü Fener ile Karagûmrük ara­sında) kurulduğu sanılan bu kilise­den günümüze hiç iz kalmamıştır ancak 13-14. yy'da buradan götürü­len mermer kolonlar halen Ingilte­re'nin Surrev bölgesindeki bir kili­sede görülebilmektedir.

HALFDAN AYASOFYA DAYDI!

İlginçtir, şehrimizde en az 360 yıl. bazı kaynaklara göre ise 500 yıl ka­lan Varangianlardan günümüze çok az somut iz kalmıştır. Bunlardan en ünlüsü, Ayasofya’daki duvara kazın­mış küçük bir yazı parçasıdır. Güney galerisinin ikinci katında, imparatoriçelere ayrılan bölümdeki bir mer­merin üzerinde bir İskandinav ismi olan Halfdan adının FTAN bölümü okunabilir haldedir. Yine yakınlar­daki bir başka yazıtta ise "ari-.kiart- hi=Bunu yaptılar mı?" diye tercüme edilebilecek bir başka cümle parça­sı okunmaktadır.

Vikinglerin Konstantinopolis'te bı­raktığı diğer iz ise Boğdan Sarayı'nın biraz doğusunda yer alan Theotokostis Pammakaristu Manastırının (bu­gün Fethiye Camii) bir tonozundaki IN_BAP E şeklindeki Yunan harfleri ile yazılmış yazıdır. İlk kez C. G. Cur- tis and S. Aristarkos tarafından 1885'te bilim dünyasına duyurulan yazı, eksik harfleri INGİLINOI] BARİAGG01] Eİ...1 şeklinde tamamla­yarak 'İngiliz Varangianlar" olarak okunmuşsa da bu tercümeyi zorlama bulanlar ve bunun büyük ihtimalle bir İskandinav ismi olan Ingvar ile E harfiyle başlayan bir başka kelime­den oluştuğunu düşünenler çoğun­luktadır. Adı geçen Ingvarin 1030'larda Hazar Denizi civarına ger­çekleştirilen başarısız bir seferden sonra yaklaşık 30 kadar dikilitaşla yad edildiği rivayet edilen İskandi­nav soylusu Ingvar olup olmadığı hâlâ belli değildir. Ancak sözü edilen yazının Ingvar'ın ordusundan sağ kalan ve Konstantinopolis'e sığınan biri tarafından kazılmış olması ihti­malini düşünmeye engel yoktur.

Yazımızı biraz üzücü bir hikaye ile bitirelim. 1870'lerde İstanbul'da bu­lunan Yunan tarihçi ve arkeolog A. G. Paspatis, Edirnekapı civarında bulunan surlar üzerindeki bir kule­nin içinde bulduğu bazı mezar taşla­rında İngiliz Varangianlar için yazıl­mış sözler (VVarings ?) okuduğunu belirtir. Bu taşlardan haberdar edi­len İngiliz elçilik görevlileri, BabI­âli'ye başvurarak taşları Haydarpa­şa'daki İngiliz Mezarlığı'na nakletme izni isterler, ancak bu talepleri ka­bul edilmez. İddiaya göre taşlar Seli­miye Yetimhanesi'nin inşaatında kullanılmış, üzerlerindeki yazıların kopyaları ise 1870'deki Pera yangı­nında yok olmuştur. Bu hikaye doğ­ru ise, bir gün Selimiye Yetimhane­si'nin duvarları arasında bu yazıtları bulma ihtimalimiz hâlâ vardır. Böy- lece Konstantinopolis'te bir zaman­lar Vikinglerin yaşadığına dair hika­yemiz biraz daha inanılır olacaktır.

Tüm yorumlar
BURÇ YORUMLARI
NAMAZ VAKİTLERİ