Ali Rıza Bayzan tüm yazıları

Eğitimci Yazar

Tasavvufta Yaşam Tarzı: Fakirlik ve Dünya kavramları

İslam Geleneği’nde en çok yanlış anlaşılan disiplinin Tasavvuf olduğu söylenebilir. Ancak bu yanlış anlaşılmanın bedeli çok büyük olmuştur. Çünkü halkın İslam anlayışında Akaid/Kelam ve Fıkıh’tan çok Tasavvuf etkili olmuştur. Bunun iki temel sebebinden söz edebiliriz. İlkin, Türklerin İslam’a girişi daha çok Tasavvuf aracılığıyla olmuştur. Bunun için Ahmet Yesevi örneğini anmak yeterli olsa gerek. İkincisi, Tasavvuf’un tarikatlar aracılığıyla oldukça örgütlü bir biçimde halka ulaşmış olmasıdır.

Akaid/Kelam ve Fıkıh alanında Tasavvuf’taki gibi güçlü bir örgütlenme yoktur. Tarihte Akaid/Kelam ve Fıkıh alanındaki örgütlenmenin daha çok medreseler ve kadılar/yargıçlar aracılığıyla gerçekleştiği söylenebilir. Selçuklu ve Osmanlı tarihinde tarikatların merkezleri olan tekke ve zaviyelerdeki insanların sayısı her zaman medresedekilerden çok fazla olmuştur. Tekke, zaviye ve medreselerin kapatılmasından sonra Tasavvuf’un gücü nisbi olarak artmıştır; çünkü medreselerin dengeleyici rolü zayıflamıştır. 

Tıbbın yanlış anlaşılması ve çarpık bir biçimde uygulanmasından nasıl ki Tıp bilimi sorumlu değilse bu durum Tasavvuf için de geçerlidir. İlginçtir Tasavvuf’un temel klasikleri arasında yer alan Kelabazi’nin Taarruf’u, Kuşeyri’nin Risale’si, Hucviri’nin Keşfu’l-Mahcub’u, Sühreverdi’nin Avarifü’l-Mearif”i Tasavvuf’un yanlış anlaşılmasına ve çarpık uygulanmasına karşı kaleme alınmıştır.  

Tasavvuf’ta yanlış anlaşılan kavramlar arasında fakirlik ve dünya kavramları da vardır. Şimdi bu kavramları ele alalım. 

Tasavvufun “yoksulluğu” öngördüğü şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Hatta dervişlere verilen isimlerden birisi de “fakir”dir. Eskiden “bana göre” demek bir enaniyet/bencillik ifadesi sayıldığı için de insanlar kişisel görüşlerini ifade ederken “Bu fakire göre” derdi.  

Tasavvufta “yoksulluk”, “fakr” kavramıyla ifade edilir. Ve iki anlamda kullanılır bu kavram.  

Biri “fakr–ı sûrî: biçimsel yoksulluk” tur ve mal–mülk edinmemeyi ifade eder. Burada amaç zihnin ve kalbin mal–mülk ile meşgul edilmemesidir. Böyle bir durumda dervişin ruhsal yolculuğu üzerinde daha çok odaklanma/yoğunlaşma imkânına kavuşacağı düşünülür.  

Diğeri “Fakr–ı manevi: ruhsal yoksulluk” ise dervişin kendisini Allah’a mutlak anlamla muhtaç olduğunun bilincinde olmasıdır. Bu durumda dervişin maddi zenginlik ile maddi yoksulluk arasında bir fark görmeyecek bir ruhsal düzeyde olması gerekir. Kişilikte önemli olan “ruhsal yoksulluk”tur. (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimler Sözlüğü, İst. 1998, s.171) 

Buna göre “maddi yoksulluk” bir araç iken “ruhsal yoksulluk” bir amaçtır. Amaç gerçekleştikten sonra araca ihtiyaç kalmayacağı söz götürmez. 

Sûfiler, “dünya”yı kınarken dünyanın amaç haline getirilmesini eleştirmişlerdir. Yoksa dünyanın araç olarak kullanılması zaten kaçınılmazdır. Kur’an’da da bir yanda semavat (göklerde) ve arzda ( yeryüzünde) olanların “Allah’ın ayetleri” (varlığının tanıkları) olduğu vurgulanırken öbür yandan dünya hayatı’nın (el–hayatü’d–dünya) “oyun ve eğlence” olduğu vurgulanır. Eğer dünya yalnızca bir araç olarak kullanılırsa, insan için Allah’ın ayeti olurken amaç haline getirilen dünya, insan için Allah’ı unutturan oyun ve eğlence olmaktadır. Başka bir deyişle oyun ve eğlence olan “bu-dünyacı hayat anlayışı”dır; daha doğrusu “Allah’ı hesaba katmayan yaşam tarzı”dır. Felsefe diliyle söylersek seküler/profan hayat tarzıdır; modern zamanların tüketim kültüründe olduğu gibi.  

“Bu-dünyacı hayat anlayışı”nı tanımlarken “Allah’ı hesaba katmayan yaşam tarzı” olduğunu ifade ettik. Bu ifade, ateistlerin yanı sıra deistleri de kapsamaktadır. Ateist malum Tanrı’nın varlığını inkâr edenler için kullanılan felsefi bir terimdir. Deistler ise, Tanrı’nın varlığına inanırlar ancak Tanrı’nın evreni bir kez yarattıktan sonra varlığa ve yaşama müdahale etmeyeceğini, insanlığa yol göstermeyeceğini ve yapıp-ettiklerinden dolayı hesap sormayacağını savunan yaklaşımdır.( TDK'nın tanımına göre "Tanrı'yı yalnızca ilk sebep olarak kabul eden, Tanrı için başka herhangi bir güç ve nitelik tanımayan, vahyi reddeden görüş, neden tanrıcılık." manasına gelir.) John Locke, Voltaire ve J. J. Rousseau gibi Aydınlanma filozofları bu tezi savunur.  Bu düşünceyi yaşam tarzı haline getiren tipik filozof Epiküros’tur. (Milattan önce 341-270 tarihleri arasında Atina’da yaşamıştır.) Epiküros’a göre Tanrılar kendi âlemlerinde o denli mutludurlar ki asla insanların hayatına karışarak başlarını ağrıtmazlar. (Wilhelm Weischedel, Felsefenin Arka Merdiveni, çev., Sedat Umran, İst.-ts, s. 82) Epiküros buradan hareketle ölüm-sonrası yaşamı da inkâr eder. İnkâr eder ama ölümü mutlak yokluk olarak görünce de derin bir ruhsal acı hisseder. Bundan kurtulmak için geliştirdiği reçete şudur: "Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz". (Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul-ts, Remzi Kitabevi, s. 99) 

Tekrar İslam’a dönersek insanın yaradılış amaçlarından birisi “yeryüzünü imar etmek”  (Hud suresi: 11/61) daha geniş anlamda yeryüzünde “umran” yani kültür ve medeniyet kurmaktır. (Bkz., Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, çev., S. Yıldırım ve arkadaşları, Ank.-ts,  XIII/57-58) Nitekim tahiyatta okuduğumuz ayette Allah’tan hem dünyada iyilik istiyoruz hem de ahirette iyilik istiyoruz. (Rabbena atina fi’d-dünya hasenet ve fi’l-ahireti haseneten… Bakara suresi: 2/201) Bu bakımdan müslümanın “bu-dünyacı hayata” sırtını dönmesi doğru iken müslümanın dünyadan elini eteğini çekmesi yanlıştır. (Hacca gittikten sonra elin teraziye değmemeli inanışı bunun tipik bir örneğidir.)  

Bu durumu en çarpıcı biçimde ifade edenlerden birisi Mevlana’dır; Mesnevi’sinde şöyle yazar: 

"Bu dünya zindandır; biz de dünyadaki mahpuslarız; del zindanı da kurtar kendini.Nedir dünya? Allah’tan gafil olmak; kumaş, para, ölçü, tartı, kadın dünya değildir.Malı, din için, Allah için yüklenirsen, Peygamber buna, ne de güzel mal dedi.Geminin içindeki su, gemiyi batırır; gemi altındaki suysa gemiye arka olur.Malı mülkü gönlünden sürmüştü de bu yüzden Süleyman, ancak yoksul adını takınmıştı.Ağzı kapalı testi, uçsuz bucaksız denizin üstünde hava dolu bir gönülle yüzer gider.İçte yoksulluk havası oldu mu insan, dünya denizinin üstünde eğleşir.Bu dünya, tümden onun mülküdür de gönlünün gözünde hiç bir şey değildir mal mülk.Şu halde gönül ağzını yum, mühürle; onu Min Ledün ululuğunun yeliyle doldur.Çalışmak da haktır, dert de hak, deva da hak, fakat inkâr eden, çalışmayı inkâr etmeye çalışır durur."

(Mevlana, Mesnevi ve Şerhi, çeviri ve şerh: Abdulbaki Gölpınarlı, Ank.-1989, Kültür Bakanlığı yay.) Ancak tarihte maddi yoksulluğu bir amaç haline getirerek tembelliği, pintiliği ve dilenciliği bir yaşam tarzına dönüştüren sözde dervişler de görülmüştür. Daha kötüsü bu gibi sözde dervişler aracılığıyla halka ciddi ciddi “kadercilik” aşılanmıştır. Felsefe diliyle söylersek fatalizm yerleşik bir inanış haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak, insan iradesiyle çalışarak bir şey elde edemeyeceği inancı gönüllerle kazınmıştır. Elbette fatalizmin tek sorumlusu sözde dervişler değildir. Özellikle İmam Eş’ari’nin görüşlerinin çarpık yorumu da fatalist düşüncelerin yaygınlaşmasına dikkate değer katkıda bulunmuştur.

Ali Rıza Bayzan - Mistikalem.com

bayzan@gmail.com

Yazarın diğer yazıları
Tüm yorumlar
BURÇ YORUMLARI
NAMAZ VAKİTLERİ