Dede Korkut Öykülerinde silah

Türk Mitolojisinin temel eserlerinden Dede Korkut Öykülerinde geçen silâh türleri ve silahlarla ilgili sözler.

Dede Korkut Öykülerinde silah
İlginizi çekebilir

Dede Korkut Kitabı’nın Türk âlemi için büyük bir değer taşıdığı artık şüphe götürmez bir gerçektir. Bu eser, sanat değeri yanında, 14. ve daha önceki asırlardaki Türk cemiyetinin yaşayışına ait hâtıralarla dolu olduğu için ayrı bir önemi de haizdir.

Aşağıda, adı en çok zikredilenden başlamak üzere, eserde geçen silâh türleri ve bunlarla ilgili sözler açıklamaya çalışılmıştır:

1 — KILIÇ: En eski silâhlardan birisidir. Kesici bir taarruz silâhıdır. Ateşli silâhların icadından önce savaşlarda büyük önemi vardır. Bir savaş âleti olarak önemini kaybettiği zamanlarda da gösterilerde kullanılan bir silâh olarak yaşamasına devam etti.
Kılıç; kabza, korkuluk, namlu diye anılan üç esas bölümden ibarettir. Kabza, kullanılırken kılıcın elle tutulan kısmıdır. Ağaç, boynuz, kemik veya madenî maddelerden yapılırdı. Kabzanın süsü olmasına ayrıca önem verilirdi.
Korkuluk, kılıç kullananın elini bir darbeye karşı koruyacak kısmıdır.
Namlu: Kılıcın uzun madenî kısmıdır. Türk kılıçlarının namluları çoğunlukla eğridir. Eğri namlular daha büyük yara açtığından öldürücü tesiri daha çoktur. Bazı kılıçların namlularının iki tarafı da keskin olur. Ucu sivri, düz veya yuvarlak olan namlular vardır. Türk kılıçlarının namlularının üzerine çeşitli süsler yapılmış, daha sonraki asırlarda âyetler, hadisler veya bazı mısralar yazılmıştır. Namlunun keskin yanına kılıç ağzı veya kılıç yalmağı denir.
Balçak, sözü de kılıçla ilgilidir. Bazen kabza anlamını taşımakta, bazen de kılıcın başındaki başlık anlamına gelmektedir. Kılıçlar kullanılmadığı zamanlarda namlu kısmı kın denilen bir kılıf içine konularak taşınır. Km, ağaçtan veya madenden yapılırdı. Kın ve kılıçta, bele takılacak kısımlar vardır. Kılıç, Dede Korkut Kitabı’nda en çok geçen bir silâhtır. 118 yerde kılıç sözü geçmektedir. Bir yerde de Zülfikâr sözü kullanılmaktadır.
Kılıçlamak: “Kılıçla vurmak, kesmek” “Kara Teküri Delü Tundar kılıçladı yere saldı” (s. 46).
Kılıçlaşmak: “Kılıç kılıca gelmek”, savaşçıların birbirleriyle kılıçla savaşmaları. “Menüm çekişdüğüm menüm kılıçlaşduğum görgil öğrengil” (s. 51).
Kılıç altından geçmek: Aman dilemek, boyun eğmek, teslim olmak. “Yaltaçuk,… Beyregün ayağına düşdi, kılıcı altından kiçdi. Beyrek dahi suçundan kiçdi” (s. 46).
Kılıç balçağı: (Açıklama için bk. kılıç) “Kılıcınun balçağı kan, odaya geldi” (s. 76).
Kılıcı beline bağlamak: Kılıç kayışını bele bağlamak suretiyle kılıç kuşanmak, kılıç takınmak. “Dedem Korkut himmet kılıcın biline bağladı” (s. 93).
Kılıcı beline kuşanmak: (Bir kimsenin savaşa çıkmak üzere) kılıcı beline takması “Buğaç Big yirinden örü turdı, kara polat öz kılıcın biline kuşandı” (s. 12).
Kılıç çalmak: “Kılıçla düşmana saldırmak, kılıçla kesip öldürmek”, kılıç vurmak “Çalup keser öz kılıcı muhannetler çalınca çalmasa yeğ” (s. 1).
Kılıç çekmek: Savaşmak üzere kılıcı kınından çekip çıkarmak” “Kılıç çeküp altı kâfir depeledi”, (s. 104).
Kılıç çıkarmak: Kılıcı kınından çıkarmak “Oğlan kılıcını çıkardı, kız ile kendü arasına bırakdı” (s. 103).
Kılıca doğranmak: “Sözümde durmazsam kılıcımla öldürüleyim” anlamında bir yemin şekli. “Beyrek and içti: kılıcuma toğranayım… gelüp seni halâllığa almaz isem didi” (s. 36).
Kılıç dokunmak: (Bir kimseye, bir yere) kılıç değmesi, kılıçla yaralanmak. “Nâgâh gözü kapağına kılıç tokındı (s. 58).
Kılıcı ele almak: Kılıç çekmek, kullanmak üzere kılıcı ele almak “Kara polat öz kılıcumu elüme alayın mı?” (s. 5).
Kılıcın kınını doğraması: Kılıcın kınını dahi kesecek kadar keskin olması. Kılıcı öğmek için söylenen bir söz. “Kara polad öz kılıcum kının toğrar (s. 98).
Kılıçtan geçmek: Kılıç darbesiyle ölmek. “On iki bin kâfir kılıcdan kiç-di” (s. 25).
Kılıcın gedilmesi: Kılıcın keskin ağzının diş diş olması, kırılması, kö-relmesi. “Çalışanda kara polat öz kılıcun gedilmesün” (s. 14).
Kılıcın gedik olması: Kılıcın centilmiş, körelmiş olması. “Kara polad öz kılıcı gedik oğlan” (s. 97).
Kılıç gidermek: Bir işi engellemek için araya konulan kılıcın kaldırılması. “Oğlanı gerdeğe koydılar. Kız ile ikisi bir döşeğe çıkdılar. Oğlan kılıcın çıkardı, kız – ile kendü arasına bırakdı. Kız aydur: Kılıcun gider yiğit, Murat vir, Murat al, sarılanım didi” (s. 103).
Kılıcı hamayil kuşanmak: Kılıç kayışını omuzdan çaprazlama geçirerek kılıcı beline takmak.” … Kılıcın hamayil kuşandı…” (s. 88).
Kılıç indirmek: Kılıçla vurmak. “Tavrandurmadı, çiğnine kılıç indürdi (s. 115).
Kılıç indirmek: Kılıçla vurmak. “Tavrandurmadı, çiğnine kılıç indürdi.”
Kılıç koymak: Düşmana kılıç sallamak, kılıçla düşman üzerine yürümek. “… Kâfire kılıç koydı kasdı kal’aya tıkdı” (s. 104).
Kılıç kuşanmak: Kılıcı beline bağlamak. “…Kara polat öz kılıcın biline kuşandı” (s. 12).
Kılıcın kuvvet vermesi: Kılıcın keskin ve sağlam olmasından cesaret almak, kuvvet kazanmak. “…Kara polat öz kılıcın kuvvet verdi” (s. 99).
Kara polat öz kılıç: Kara renkli, çelikten yapılmış değerli kılıç. “Kara polat öz kılıcı çalmayınca karım dönmez” (s. 1).
Kılıç saklamak: İlerde lâzım olur düşüncesiyle kılıcı savaşa hazır durumda bulundurmak. “Kara polat öz kılıcum saklar idim bu gün içün, gü-nigeldi” (s. 50).
Kılıç salmak: Kılıç vurmak, kılıç çalmak. “Kara kılıcun sal boynuma kes başum” (s. 110).
Kılıçtan saparı olmamak: Düşman kılıcından korkup yüz döndürmemek. “Kılıcundan saparum yok” (s. 110).
Kılıç sıyırmak: Kılıcı kınından çıkarmak, kılıç çekmek. “Nayibi kılıcın syırdı” (s. 33).
Kılıç tartmak: 1 — Kılıçla vurup Öldürmek. “Ana hakkı Tanrı hakkı olmasa-y-idi, kara polad öz kılıcum tarta-y-idüm” (s. 102). 2 — Kılıcı yoklamak, kontrol etmek, denemek. “Bir tarafından dahı kendü girdi, kılıç tartup yorıdi, kâfir başın kesdi” (s. 78).
Kılıç tutmak: Kılıç vurmaya hazır durumda olup beklemek, “Altı cellâd ensesine geldiler, yalın kılıç tutdılar” (s. 73).
Kılıç vurmak: Kılıçla vurmak, öldürmek. “Bir iki dimedi kâfirlere kılıç urdu” (s. 27).
Kılıcı yalın eylemek: Kılıcı kınından çıkarmak, kılıç çekmek. “Kâfirler üşer, kılıcın yalın eyler, kâfiri önine katup kovar” (s. 77).
Kılıç yürütmek: Kılıç sallamak, kılıç vurmak. “Kara tonlu kâfire at saldılar, kılıç yarıtdılar” (s. 107).
Himmet kılıcı: Bir ermiş tarafından verilen ve uğurlu sayılan kılıç. “Dedem Korkut himmet kılıcın biline bağladı” (s. 93).
Yalın kılıç: Kınından çıkarılmış kılıç.
Zülfikâr: Uç tarafı iki çatallı olan bir kılıç çeşididir. Hazreti Ali’nin kullandığı bir kılıç olduğu için bu söz “Hazreti Ali’nin kılıcı” anlamını da taşır. Bu kılıcı Hz. Ali’ye Hz. Muhammed hediye etmiştir. “Zülfikâruın kını-y-ile kabzası ağaç” (s. 22).
Yalmağı düşmek: Kılıcın keskin yanının körelmesi. “Kara polad öz kılıçlar çalındı, yalmağı düşdi” (s. 25).

2 — OK: Yay vasıtasıyle uzaklara atılabilen bir çubuktur. Türk icadı olduğu kazılardan çıkan buluntulardan anlaşılmaktadır. Aslında ok, başlı başına bir silâh değildir; yayla kullanılabilen bir savaş malzemesidir. Ama öteden beri başlı başına bir silâhmış gibi anıla gelmektedir.
Okun gövdesi ağaçtan yapılırdı. Bu gövdenin baş tarafına temren denilen bir uc eklenirdi. Talim okunda temren olmazdı ve bu oka temrensiz ok denilirdi.
Temren, okun hedefe saplanmasını sağlardı. Temren, demir, kemik, çakmak taşı, fildişi gibi sert maddelerden yapılırdı. Gövdenin diğer ucuna tavuk veya kuş tüyleri konulurdu ki bu kısma yellek (yelek, rüzgârlık) denirdi. Peylek (arkalık) denildiği de olurdu. Yellek, okun hedefe doğru gitmesini sağlardı. Okun kirişe geçecek gediğine gez, gez kertiği açmağa gez çıkarmak, oku atmak için kirişe geçirmeğe gezlemek denir. Türkler, ok yapmakta ve ok atmakta mahir idiler. Ok, savaşta tesirli bir silâh olduğu gibi barış zamanlarında da bir spor ve eğlence aracı idi. Yeni silâhların bulunmasiyle savaştaki değeri tedricen azalıp kaybolan ok ve yay, 19. asır sonlarına kadar Türkler arasında muteber bir spor aracı olarak yaşamıştır. Bu gün de okçuluğun bir spor olarak canlandırılmaya çalışıldığı görülmektedir.
Ak yelekli ötkün ok: Yeleği beyaz renkte olan ve hedefe giderken çok ses çıkaran, vızıldayan tesirli ok. “Ağ yeleklü ötkün okun mana virgil. Erden ere kiçüreyim senün içün” (s. 97).
Bilük (Okluk, sadak, tirkeş terkeş): Okları koymaya mahsus muhafaza. Meşinden yapılanlar torba şeklinde olurdu. Ağaçtan yapılanlar kutu biçimindedir. Boyuna, “beldeki kemerlere veya at eğerlerine demirden çengelle” asılarak taşınanlar vardır. Torba şeklinde ve içine yay da konulanlara sadak, yalnız ok konulanlara tirdan, atların sol omuzlarına asılan okluklara tirkeş denirdi. “Bilügünde toksan okun ne öğersin mere kâfir” (s. 16). “Akıncıların terkeşi bağı, üzengüsi kayışı üzilür, dikmeğe gerek olur” (s. 75).
Bilükte okun seyrek olması: Oklukta bulunan okların az olması; düşman tarafından okların azımsanması, karşıdakinin küçük görülmesi. “Bi-lüginde toksan okı seyrek oğlan” (s. 97).
Bir tutam ok: Elin kavrayıp alabildiği sayıda ok. “Bilüginden bir tutam ok çıkardı” (s. 88).
Demren: (Açıklama için bkz. OK) “İki okun demrenini çıkardı” (s. 79).
Gezlemek: Oku atmak üzere kirişe geçirmek. “İki okun demrenin çıkardı, birin gezledi” (s. 79).
Kargı dilli kayın ok: Kayın ağacından yapılmış, ucu kargı gibi çok sivri ok. “Ol gün kargu dillü kaynı oklar atıldı” (s. 51).
Kayın, dalı yeleğinden som altınlı ok: Kayın dalından yapılmış ucu yekpare altınlı ok. (Okun değerini belirtmek için yapılan bir benzetme) “Kayın talı yeleğinden som altunlu menüm okum” (s. 82).
Ok atmak: Oku yayla bir hedefe doğru atmak (Ok atan kimseye tirendaz veya kemankeş denir. Ok atmak uzun çalışmalar sonunda kazanılan bir maharettir.) “Babam at seğirdişüme baksun kıvansun, ok atuşuma baksun güvensün” (s. 8).
Ok atışmak: Karşılıklı veya birlikte ok atmak, savaşmak. “Eğer Begil bunda imiş – ise – Geceye ? değin cenk ide-y-idük—… Ağ yelüklü ötkün oklar atışa -y- idük” (s. 98).
Ok batmak: Ok saplanması. “…Oğul sana ok batmasun…” (s. 86).
Ok dokunmak: Bir hedefe okun saplanması, çarpması. “Ok tokındı, alca kam şorladı” (s .8).
Oka düşmek: Okla vurulmak. “İki kardaşı oka düşdi, şehid oldı (s. 16).
Ok geçmesi: Okun bir hedefi delmesi, hedefe saplanması. “Depegözün yagrınına bir ok urdu. Ok kiçmedi, paralandı” (s. 89).
Oka girmek: Ok atmaya girişmek. “Azgun dinlü kâfir bunaldı, oka girdi kovulan kimse. Oğlunun bidevi atın okladılar, at yıkıldı” (s. 51).
Ok serpmek: Ok serpmek, hedefe çok fazla ok atmak. “Bi-tekellüf kâfirler at deptiler, ok sepdiler” (s. 16).
Ok vurmak: Oku bir hedefe vurmak. “Depegözün yagrınına bir ok urdu” (s. 89).
Ok yarmak: Ok atma yarışında geçmek, oku daha ileriye atmak. “Ok atdılar Begrek kızın akın yardı” (s. 29). 2 — Oku hedefe ulaştırmak. “Ol kâfirün üçin atup birin yaramaz (hedeften şaşmaz) okçısı olur” (s. 50).
Okçu: Ok atan, tirendaz. (Bir önceki cümlede kullanıldı.)
Oklamak: Okla vurmak. “…Kuş uçurup avlayup oğlum oklayup öldü- re görgil” (s. 7).
Okla nemlemek: Okla vurmak. “Tartanda bir ok ile nemler idüm” (s. 79).
Okun eğlenmemesi: Okun çok hızlı gitmesi. “Koşa burçdan kayın okı eğlenmeyen Yağrınçı oğlu Ilalmış” (s. 82).
Okla sınamak: Karşısındakinin cesaretini denemek için onu hedef alıp ok atmak “Demrensiz ok ile yiğit seni sınar idüm” (s. 79).
Okun temrenini çıkarmak: Okun hedefe saplanması için ucuna takılan temreni oktan çıkarmak suretiyle oku saplanmıyacak hale getirmek, “İki okun demrenini çıkardı” (s. 79).
Puta kalmak: Puta hedef demektir. Ok talimlerinde, eğlencelerde nişan alman hedefler vardır. Ok atanlar herhangi bir sebebten dolayı uzaklaşırlarsa, onları hatırlatan hedef yerleri kalır. Ok atıcısı olmadan yalnız hedef, görenlere hüzün verir. Puta kalmak, bu haller için kullanılır. “…Oğlum ok atanda puta kalmış-… Bu halları gördüğünde Kazanın kara kıyma gözleri kan yaş toldı” (s. 17).
Sadak: (Açıklama için bkz. Bilük) “Sadagunda seksen okun virgil mana” (s. 19).
Sadaka okun kişin delmesi: Sadaktaki okların bulundukları torbayı, kabı delmesi. Oku öğmek için söylenir. “Sadakda okum kişin deler” (s. 98).
Üç yelekli kayın ok: Yeleği üç parçalı ve gövdesi kayın ağacından yapılmış ok. “Üç yeleklü kayın oklar atıldı” (s. 25).

3 — YAY: Bir atıcı silâhtır. Taarruz silâhıdır. Oku ileriye atmakta kullanılır. Türkler tarafından çok eski çağlardan beri kullanıla gelmiştir. Ağaçtan yapılan kavisli kısma keman veya yay denir. Bu kısım kolay kolay bozulmayan ağaçlardan yapılır. Kemanın sert olduğu kadar esnek olması gerektir. Keman ne kadar sert ve esnek olursa ok o kadar uzağa gider. Bu kavisli ağacın iki ucuna öküz, inek gibi hayvanların ayak sinirlerinden veya kurutulmuş bağırsaktan yapılan bir kiriş gerilir. Okun gez denilen kertiği bu kirişe geçirilerek atılır. Kemanın orta kısmında elle tutmaya mahsus kısma yay kabzası, kabzanın iki yanında kalan keman parçalarına yay kolları denir.

Türkler, yay yapmakta ve yay kullanmakta usta idiler. Okla birlikte bir kaç asır öncesine kadar savaş âleti olarak kullanılmıştır. Bu gün bir spor aracı durumundadır.

Ak tozlu katı yayın gide olması: Kabzası üzerinde beyaz renkli kiriş sarılmış kuvvetli yayın tesirsiz hale gelmesi, kırılması. “Ağ tozlu yayı gide oğlan” (s. 97).
Ak tozluca katı yay: Kabzasının üzerine beyaz renkli sarılmış sağlam yay. “Ağ tozlucakatı yayını eline aldı” (s. 12).
Boğma kiriş: Daha sağlam ve kuvvetli olsun diye boğumlu yay kirişi. “Buğa virüp aldığım boğma kirişüm” (s. 41).
Demir yay: Demirden yapılmış (bir kısmı demirden olan) kuvvetli yay. “…Demür yaylu Kapçak Melike kan kusduran” (s. 24).
Erdil teke boynuzundan katı yay: (Erdil sözünü birçok sözlükte aradık bulamadık. Sayın Ergin de kitaba eklediği sözlükte bu sözün karşısına (?) işareti koymuştur.) Kemanının uçları teke boynuzundan yapılmış sağlam yay. “Erdil teke boynuzundan katı yaylu” (s. 87).
Katı muhkem yay: Çok sağlam, sert, kuvvetli yay. “…Katı möhkem yay çeker – idi” (s. 80).
Korkut sinirli katı yay: Kirişi korkut (?) sinirinden yapılmış sağlam ve sert yay. “Dirse Han korkut sinirli katı yayın eline aldı” (s. 8).
Kurulu yaya benzer çatma kaş: Kurulmuş yay gibi kavisleri fazla ve birbirine yaklaşık olan kaşlar. Kadının kaş güzelliğini belirtmek için yapılan bir benzetme. “Kurulı yaya benzer çatma kaşlum” (s. 4).
Toz: “Yayın kabzası üzerine sarılan kiriş” “Ağ tozlu yayı gide oğlan (s. 97).
Yay çekmek: Ok atmak üzere yayı kurmak, sert bir yayı kurmak suretiyle kuvvet gösterisinde bulunmak. “Gel mere kavat menüm yayımı çek, yoksa şimdi boynun urarım didi. Böyle digeç Beyrek yayı aldı çekdi, kabzasından yay iki para oldı (s. 41).
Yay dayanmak: Yaya dayanmak “Bayındır Han’un karşısında Kara Göne oğlu Budak yay tayanup turmuş – idi” (s. 26).
Yay kabzası: Yay kemanının elle tutulan ve şişkince olan orta kısmı. “…Kabzasından yay iki para oldı” (s. 41).
Yay kirişi: (Açıklama için bkz. yay) “Depegöz’ün kendü kılıcı-y-ile boynun urdı. Deldi yay kirişin takdı (s. 92).
Yay kurmak: Yayı çekip kirişi gererek ok atmaya hazır duruma getirmek. “Begil ne yay kuraridi” (s. 93).
Yay tartışmak: Yay kurmak suretiyle yarışmak, çekişmek. “Ağca tozlu katı yaylar tartışa -y- idük (s. 98).
Yay ufanması: Yayı çekip parçalamak, yiğitlerin kuvvet gösterisi için yayı kurarken parçalamaları. “Yalancı oğlu Yaltaçuk yay ufandığına katı kakıdı” (s. 41).
Yaydan dürsinmek: Yayın kuvvetinden ve tesirinden korkmak, çekinmek. “Ağaca tozlu katı yaydan dürsinmeyen” (s. 73).
Yayı karusına geçirmek: Kolu kemanı ile kirişi arasına geçirmek suretiyle yayı pazuya almak. “Dedem Korkut himmet kılıcın biline bağladı, çomağı omuzuna bırakdı, yayı karusma kiçürdi” (s. 93).
Yedi kişi ile kurulan yay: Ancak yedi kişiyle kurulabilecek derecede sert ve kuvvetli yay. “Yidi kişi -y- ile kurulur – idi menüm yayum” (s. 82).
Yayın zârı zârı inlemesi: Yayın düşmana karşı kullanılmasını temin için, tesirli, yalvaran bir sesle inlemesi. (Teşhis sanatı vardır. Yayın düşmanı vurmak için sabırsızlandığı ifade ediliyor.) “Ağca tozlu katı yayum zârı zârı inler” (s. 98).

4 — TON (DON): Koruyucu bir savaş teçhizatıdır. Ton kelimesi giyecek, elbise, kılık anlamındadır. Hem zırhı anlamına sefer kıldığını, hem de barış kılığım ifade etmekte kullanılır.
Eğni pek demür ton: Sırt tarafı kuvvetli demirden yapılmış savaş giyeceği, zırh. “Eğni bek demür tonum saklar – idüm bu gün içün. Güni geldi” (s. 50).

6 — GÜRZ (BOZDOĞAN): Saplı, ağır madenî topuz. Vurucu bir taarruz silâhıdır. Sap ağaç, bakır veya demirden olurdu. Topuz kısmı demir veya başka madenlerden yapılırdı.
Altı perlü gürz: Başlığı altı dilimli, kanatlı olan gürz. “…Altı perlü gürz iledepesine katı tutı urdı (s. 25).
Altmış batman gürz: Altmış batman ağırlığında gürz. (Bir batman 8 kilo olduğuna göre bu gürz 480 kilo demektir. Ancak gürzün gerçek ağırlığı bu kadar olmasa gerektir. Gürz sahibinin Övünmek için söylediği mübalağalı bir sözdür’ “Altmış batman gürz sallar – idi” (s. 80).
Gürzü omuza vurmak: Gürzü omuza almak “Kalkan yapındılar, gürzleri omuzlarına vurdular, kapuya geldiler” (s. 113).
Gürz salmak: “Gürz vurmak, gürz kullanmak. “Altmış batman gürz salar – idi” (s. 80).

7 — KARGI: “Ucunda sivri demiri olan hafif gönder şeklinde eski bir silâh ki deşmek ve sokmak mânasına karmak’dan gelir. “Dürtücü bir taarruz silâhıdır. Göğüs göğüse savaşlarda kullanılırdı.
Kargı cıda oynatmak: Kargı ve cıda kullanmak. “Kargu cıda oyna-danlar ildüremedi” (s. 87).
Kargı gibi kara saç: Kargı gibi uzun siyah saç. Kadın saçının güzelliğini anlatmakta kullanılan bir sözdür. “Kargu gibi kara saçum uzanır gördüm” (s. 16).

8 — CIDA (MIZRAK, KARGI): Ucu sivri demirli gönder. Bir taarruz silâhıdır. Elle veya bir âletle düşmana atılır. Demirden veya başka bir madenden yapılan sivri uca mızrak ucu veya temren denir. Mızrağın düşmana atılmayıp yalnız saplanan türüne kargı denir.
Ala evren sivri cıda: Büyük bir yılan gibi uzun olan sivri mızrak. “Ala evren süvri cıdamı saklar – idüm bu gün içün – Güni geldi (s. 48).
Altmış tutam sivri cıda: Altmış tutam uzunluğunda sivri mızrak. “Altmış tutam süvri cıdasın koltuk kısup ol kâfiri karşusundan süsem didi” (s. 83).
Altın cıda: Ucu (temreni altından (altın gibi kıymetli) olan mızrak. “Altun cıdasın koluna aldı” (s. 12).
Say cıda: Düzgün, cilâlı, parlak mızrak. “Üç yüz say cidalu yiğit” (s. 100).
Kargu cıda: Düşmana uzaktan atılmayıp yaklaşılarak saplanan mızrak. “Kargu cıda oynadanlar vardı geldi” (s. 53).

9 — GÖNDER (Mızrak, kargı): “Ucuna bir şey takılan uzun sırık ve sopa gibi yuvarlak ağaçlara denir. Mızrak, bayrak, sancak gönderleri gibi.” Dede Korkut Kitabı’nda mızrak ve kargı sözleriyle yakın hatta eş anlamlıdır. Delici bir taarruz silâhıdır.
Altmış tutam ala gönder: Altmış tutam uzunluğunda parıltılı gönder. “Altmış tutam ala gönderin koltuk kıstı” (s. 120).
Gönder ucunda er böğürtmek: Gönderi karşısındakine saphyarak veya saplıyacak duruma getirere konu korkudan bağırtmak. “…Altmış tutam ala gönderinün uçında er bögürden” (s. 59).
Gönderin ufanması: Gönderin parçalanması, kırılması. “…Dürtişür-iken ala gönderün ufanmasun” (s. 14).
Koltuk kısmak: Gönder, mızrak, kargı gibi dürtücü bir silâhı, sivri tarafı düşmana gelecek şekilde, koltuğunun altına sıkıştırarak hücum etmek. “Altmış tutam ala gönderin koltuk kısdı, Aruza bir gönder urdı” (s. 120).
Gönder urmak: Gönder saplamak, gönderle çarpmak. “Aruza bir gönder urdı” (s. 120).

10 — ÇOMAK: “Demir topuzlu sopa, bir cenk âleti.” Bir taarruz silâhıdır. Tomar denilen “sopa, değnek, çubuk” da bir cenk silâhı olarak kullanılmaktadır.
Altı perli çomak: Ucunda altı dilimli demir topuz bulunan sopa. “Dü-lek Evren altı perlü çomağı -y- ile at depüp gelüp…” (s. 83).
Çomağı omuzuna bırakmak: Çomağı omuza koymak. “Dede Korkut… çomağı omuzına bırakdı” (s. 93).
Tomar: (Yukarıda açıklandı) “Kozan bir tomar ile köpeğe urdı.” (s. 18).
11 — SAPAN: Taş atmaya mahsus bir âlettir. Taarruz silâhıdır. İpten yapılmış iki kol ve taş konulan, meşin veya bezden yapılmış sapan ayası denilen bir kısımdan meydana gelmiştir. Sapan ayasına taş konulur; kolların ucundan tutulur; sallanır, sallanır ve kolun birisi bırakılmak suretiyle taş ileriye fırlatılır. Sapanın atıldığında ses çıkaranı makbuldür bu ses, düşman üzerinde maneviyet bozucu bir etki bırakmaktadır.
Sapan ayası: Deriden veya bezden yapılan taş konulan sapan kısmı.
Sapan çatlağucu: Sapan atılınca ses çıkaran kısım.
Sapan çatlatmak: Sapan atarken çok ses çıkarmak.
Sapan kolu: Sapan ayasına bağlı iki kuvvetli ip veya ince meşin.
Sapan taşı: Sapanla atılan taş.

Yukarıdaki sözlerin kullanıldığı bir parçayı aşağıya alıyoruz. “Boba-nın üç yaşar derisinden sapanımın ayası -y- idi, üç kiçi tüyinden sapanımın kolları -y- idi, bir kiçi tüyinden çatlagucı -y- idi. Her atandaon iki batman taş atar – idi. Atduğı taş yire düşmez – idi, yire dahı düşse toz gibi savrılur -idi, ocak kibi obrılır – idi, üç yılda dak taşı düşdügi yirün otu bitmez – idi. Semüz koyun anık toklı bayırda kalsa kurt gelüp yimez – idi sapanımın korkusundan. Eyle olsa sultanum, Karaça Çoban sapan çatlatdı, dünya âlem kâfirün gözüne karangu oldı” (s. 22).

12 — KALKAN: Koruyucu bir silâhtır. “Kılıç, ok, kargı ve mızrak gibi” silâhlardan korunmak için siper olarak kullanılırdı. Savaşcılar, kalkanı sol elleriyle tutarlardı. Kalkanlar, kullanılacakları hizmete göre yuvarlak, dikdörtgen şeklinde, “göbekli veya” düz olurdu. “Türkler kalkanı demirden, bakırdan, fil veya gergedan derisinden, kaplumbağa kabuğundan, hasırdan, söğüt dalından, kamıştan, ipten ve ağaç kabuğu gibi ok ve kılıç işlemiyen sert ve elâstikî maddelerden yaparlardı.” Kalkanların üzerine bir çok süsler de yapılırdı. Ateşli silâhların icadından önce önemli bir savunma silâhı olan kalkan günümüze kadar kılıç – kalkan oyunlarında bir araç olarak kullanıla gelmiştir.
Ala kalkan: Alaca renkli kalkan. “Ala kalkan bağını kısa düğdüler” (s. 51).
Ap Alaca kalkan: Karışık renkli parlak kalkan. “Ap alaca kalkanunı virgil mana. (s. 19).
Kalkan bağını kısa düğmek: Kalkanın elle tutulan bağını kısaltacak şekilde düğüm atmak. “Uruzun kırk yigidi atdan indi, ala kalkan bağını kısa dügdiler” (s. 51).
Kalkan unvanması: Kalkanın darbe tesiriyle parçalanması. “Kâfir oğlanı katı urdı. Kalkanın uvatdı” (s. 98).
Kalkan yapınmak: “Kalkanla siperlenmek” “Kazan kalkan yapındı” (s. 120).
Yağrınında kalkan oynamak: Savaşçıların iri – yarı, güçlü – kuvvetli olduğunu belirtmek için kullanılan bir söz. “Yağrınında kalkan oynar yayası olur” (s. 69).

13 — TULGA, BÖRK, IŞUK (Aşuk): Başa giyilen savunma teçhizatlarıdır. Tulga (tuğulga, miğfer, çelik başlık), “savaşlarda kılıç, ok, v.s. darbelerinden korumak için başa giyilen çelik zırh” demektir. Bir çok çeşitleri vardır. Bazılarında boynu ve enseyi korumak üzere tel halkalardan örülmüş bir kısım bulunmaktadır. Börk, başa giyilen keçe külah – kalpak anlamını taşır. Başın arka tarafından sırta doğru sarkan kısmı boynu ve enseyi korur. Işuk (aşuk), tulga sözüyle eş anlamlıdır.
Alın başa kunt ışuğ vurmak: Alnı ve başı örten sağlam miğfer giymek. “Alın başa kunt ışuğum urur – idüm” (s. 118).
Altın ışuk: Altından (altın işlemli, altın gibi değerli) miğfer. “Egnün-de cübbesi yok” (s. 94).
Kafalu börklü baş: Börkünde (sevilen bir hayvanın baş resmi, heykelciği) bulunan baş. “Kafalu börklü başun kesmeyince” (s. 91).
Tulga bağramak: Miğfer üzerinde yara açmak, miğferi çökertmek. “kâfir oğlanı katı urdı. … tuğulgasını boğradı” (s. 98).

14 — BİLÜK – SADAK: (Ok maddesine bkz.)

15 — BIÇAK: Kesici bir âlettir. Günlük yaşayışta bir çok kullanma yeri olduğu gibi düşmana karşı da kullanılan bir taarruz silâhıdır. Bir tarafı keskin, ucu sivri, yassı bir çelik parçasıdır. Tahta, boynuz, kemik, v.s. de sapı vardır. Madenî kısma bıçak namlusu denir.
Bıçağa el vurmak: Kullanmak için bıçağı ele almak. “Oğlan pıçağma el urdı” (s. 6).

16 — HANÇER: “İki tarafı keskin ve namlusu eğrice olup kamaya” benzeyen bıçak. Bir taarruz silâhıdır. Ağaç, boynuz, kemik, v.s. sapı vardır. Sap ve namlu kısımlarına çeşitli süsler yapılırdı.
Hançerle çalmak: Hançerle kesmek, hançerle vurmak. “Depegöz Ba-sat’un üzerine kodı, hançer – ile çaldı kesdi (s. 89).

17 — MANCILIK: Kale duvarlarım döğüp yıkmak gayesiyle büyük taş atmıya yarayan bir savaş âletidir. Topun icadından önce kullanılan bir taarruz silâhıdır. “Mancılığı ağır taşdan gızıldayup katı inen.”

18 — SÜGLÜK: Şiş demektir. Dürtücü, delici bir silâh olarak kullanılan ucu sivri uzun demir. “…Süglügi Depegöz’ün gözine eyle basdı kim Depegöz’ün gözi helâk oldı” (s. 89).

19 — ÇEVGEN: Ucu eğri değnek, çomak. Çevgen oyunlarında topa vurmaya yarayan bir değnek, spor âleti. “Kılıcunı ne ögersin mere kâfir – Eğri başlu çegenümce gelmez mana” (s. 16).

İsmail Kayabalı - Cemender Arslanoğlu / Türk Kültürü Dergisi (Türk Kara Kuvvetleri Sayısı, sayı:130, yıl XI, Ağustos 1973, ss.855-869.)

Tüm yorumlar
BURÇ YORUMLARI
NAMAZ VAKİTLERİ