Saba Melike Belkis Doğar tüm yazıları

Vizyon Tasarımı Danışmanı, Yaşam Enerjisi Rehberi

Bir Kral ve Bir Zen Öyküsü…

Kral çok ilginç bir şekilde girmiş serüvenin içine… Devletin başı olarak halkının dileklerini dinlediği ve adalet dağıttığı kral odasına on yıl boyunca her gün, dilenci-çileci giysileri içinde bir mübarek adam gelir, tek söz etmeden bir meyve sunarmış; kral bu önemsiz armağanı kabul eder, hiç üstünde durmadan, tahtın arkasında dikilen hazinedarına aktarırmış. Bunun üzerine dilenci, hiçbir istekte bulunmadan, yüzünde bir düşkırıklığı veya tahammülsüzlük ifadesi belirtmeksizin geri çekilir ve bekleşen kalabalığın arasına karışarak ortadan kaybolurmuş.

Derken bir gün, mübarek adamın ilk ortaya çıkışından aşağı yukarı on yıl sonra, iç saraydaki haremlik odalarından kaçan evcil bir maymun hoplaya zıplaya salona girmiş ve sıçrayarak tahtın koluna tünemiş. Dilenci armağanını az önce sunmuşmuş; kral oyun olsun diye onu maymuna vermiş. Maymun meyveyi ısırdığında, içinden değerli bir mücevher düşmüş ve yerde yuvarlanmış.

Kralın gözleri iri iri açılmış. Ağırbaşlılıkla, omuz başındaki hazinedarına dönmüş. “Ötekiler ne oldu?” diye sormuş. Ama hazinedar yanıt verememiş. Önemsiz gibi görünen armağanları üstteki kafesli bir pencereden hazine binasının altındaki mahzene atar, burasının kapısını kilitleme zahmetine bile girmezmiş. Bunun üzerine izin isteyerek mahzene koşturmuş. Kapıyı açarak küçük pencerenin altındaki bölüme doğru ilerlemiş. Orada yerde, kimi çürümüş, kimi çürümekte olan bir meyve yığını ve uzun yılların bu birikintisi arasında paha biçilemez bir sürü mücevher yatıyormuş…”

Hikayenin devamı var ama bizi ilgilendiren bölüm burası, en azından şimdilik…

Yorumcu diyor ki: “Azimli dilencinin on yıl boyunca sergilediği davranış ne tuhaftır! Ve tek bir nazik söz bile etmeden, mütevazılıkla sunulan armağanları kabul ederek dilencinin yıllarca gidip gelmesine izin veren kralın tepkisi ne kadar düşüncesizdir! Ama biz, hepimiz, tanımadığımız dilenciden görünüşte önemsiz bir meyveyi alıp bir yana kaldırıp atmıyor muyuz? Yaşamın kendisi de her sabah karşımıza, o günün armağanlarını sunmak için bir dilenci gibi sıradan gündelik giysisi içinde habersiz ve nedensiz, dayatmasız ve gösterişsiz bir biçimde çıkmıyor mu? Ve bizler genellikle onun sıradan armağanlarının, sıradan ağacının sıradan meyvelerinin içine bakmak konusunda atıl kalmıyor muyuz? Şunu mutlaka sormalıyız: “Bunun içinde ne var?” İçinde, değerli ve gerekli bir tohum olduğundan şüphelenmeli ve onu bulmak için meyveyi yarıp açmalıyız. Işıltılı, yok edilemez çekirdeği, kaybolup gitmek için olgunlaşan, çürüyen ve çok geçmeden ölüme yenik düşecek olan kısımdan ayrımasını öğrenmeliyiz…”

Ben de okurken düşünmeden edemiyorum, yaşamlarımız boyunca kaç kez dilenci kaç kez kral oluyoruz, her gün yinelenen bir döngüyle… Dilenci gibi armağanlar sunuyoruz tek söz etmeden, değer verilmeyen armağanlarımızı her gün sunmaya devam ediyoruz, ve karşımızdaki kral, kayıtsızca -belki de bıkkınlıkla- armağanları alıp bir kenara atıyor sessizce… Ya da kral oluyoruz, dilencilerin görüntüde sıradan ama keşfedilirse paha biçilmez armağanlarını bilmeksizin biriktiren …

Bu noktada bu öyküyü ve yorumcuyu bir kenara bırakmak istiyorum… Bir başka öykü var anlatacak, bir Zen öyküsü:

Keşiş Zuigan her güne yüksek bir sesle kendi kendine, “Efendim, orada mısın?” diye sorarak başlardı. Sonra da, “Evet, efendim, buradayım!” diye cevap verirdi.

Sonra, “Toparlansan iyi olur” derdi. Ve karşılık verirdi: “Evet, efendim, öyle yapacağım.”

Bundan sonra da, “Şimdi dikkat et, seni aptal yerine koymalarına izin verme” derdi. Ve cevaplardı: “Oh, hayır efendim, izin vermeyeceğim, izin vermeyeceğim.”

Her an uyanık ve farkında olmak, gayret içinde, sürekli akan bir nehir gibi, bölmeden ve parçalamadan…

Bu öykünün yorumcusu ise şöyle açıklıyor: “Bu Zen öyküsü saçma görünüyor ama çok anlamlıdır. Keşiş kendine efendi diye sesleniyor -meditasyon bu demektir, kendine seslenmek-, kendi adını sesleniyor. “Orada mısın?” diyor. Kendi kendine cevaplıyor: “Evet efendim, buradayım.” Bu uyanık olmak için bir gayrettir, en üst seviyede gayret. Bunu kullanabilirsin, çok faydalı olacaktır. Sokakta yürürken, birden kendine adınla seslen: “Orada mısın?”. Düşünme birden durur ve cevap vermek zorundasın: “Evet, buradayım.” Bu odaklanmanı sağlar. Düşünce durduğunda meditatif, uyanık olursun.

Bu kendine sesleniş bir tekniktir. Gece ışığı söndürüp uyumaya hazırlanırken, durup dururken kendine seslen: “Orada mısın?” O karanlıkta uyanıklık gelir. Bir alev olursun ve kendi içinden cevap ver: “Evet, buradayım.”

Ve sonra bu keşiş “Toparlan!” diyordu. İçten ol, özgün ol; oyun oynama. Kendine “Toparlan!” diye sesleniyordu. Ve cevap veriyordu: “Evet, elimden gelen her gayreti göstereceğim.”

Bütün yaşamımız boşa vakit geçirmekten ibadettir. Bunu yaparsın, çünkü zamanı nasıl harcadığının, enerjiyi nasıl harcadığının farkında değilsindir – yaşamın nasıl harcandığının farkında değilsindir. Yaşam boşa gidiyor. Herşey boşa gidiyor. Sadece ölüm anı geldiğinde, farkında, uyanık olabilirsin: Ben ne yapıyordum? Yaşamı ne yaptım? Büyük bir fırsat kayboldu. Boş boş dolanarak ne yaptım? Kendimde değildim. Ne yaptığımı hiç düşünmedim.

Yaşam sadece içinden geçip gitmek için değildir, içinde bir yerlerde derinlere ulaşmak içindir. Yaşam yüzeyde değildir, çevrede değildir, merkezdedir. Ve sen henüz merkeze ulaşmadın. Toparlan! Zaten yeterince zaman boşa harcandı. Uyanık ol ve ne yaptığını gör. Ne yapıyorsun? Para peşinde misin? Sonuç olarak yararsızdır. O da bir oyundur, para oyunu. Başkalarından daha fazla sahip olduğunda iyi hissedersin; başkaları senden fazlasına sahip olduğunda, kötü hissedersin. Bu bir oyundur. İyi de anlamı ne? Bundan ne kazanıyorsun? Dünyadaki bütün para senin olsa bile, ölüm anında bir dilenci olarak öleceksin. Bu yüzden dünyanın bütün zenginliği seni zengin yapamaz. Toparlan!

Kimisi güç, saygınlık peşindedir, kimisi seks ve bazıları da başka şeylerin peşindedir. Hepsi bir oyundur. Varlığın merkezine dokunmadıkça hepsi bir oyundur. Yüzeyde sadece oyunlar vardır; yüzeyde sadece dalgalar vardır ve o dalgalarda sadece acı çeker ve sürüklenirsin. Kendi özüne bağlanamazsın. Bu yüzden, “Toparlan!” demesi gerekiyordu. “Oyunlar oynama. Yeter, yeterinde oynadın. Artık aptal olma. Demir atmak için yaşamı kullan, kökler edinmek için için yaşamı kullan, ilahi olana ulaşmak için bir fırsat olarak yaşamı kullan. Tapınağın dışında öylece oturuyorsun, sadece basamaklarda oturuyor, oyunlar oynuyorsun ve mutlak olan hemen arkanda bekliyor. Kapıyı çal ki, sana açılsın…” diyordu. Ama sana oyunlardan vakit kalmıyor.

“Toparlan!” ne yaptığını ve onu neden yaptığını hatırla demektir. Başarılı olsan bile, nereye ulaşacaksın? Paradoks budur – bir insan ne zaman bu aptal oyunlarda başarılı olur, ilk defa bütün bunların saçmalık olduğunu fark eder. Sadece daha önce başaramamış olanlar oyunu oynamaya devam eder; başaranlar birden hiçbir yere ulaşamadıklarını fark ederler…”

Şimdi, yine bu öyküyü ve yorumcuyu bir kenara koyup kralların hikayelerine geri döner ve dinlersek…

“Seçilmiş kişinin yaşamındaki her başarı anı, içinde ölümün tohumunu taşıyan bir adımdır; çünkü başardığı şeyin bir son olduğuna inandığı anda, o son yavaş yavaş çürümeye, tekdüzeliğe ve yinelemeye dönüşür. Somut dünya, denetim altına alındığı oranda çoraklaşır, güvenli ve düzenli olduğu oranda cansızlaşır… Halihazırda yaşanacak serüven kalmadığında, sosyal dünyanın seçilmiş kişiye, saygın bir makam dışında sunabileceği hiçbir şey yoktur. O zaman gerçek eylem alanı, ruhun serüveni olmak zorundadır.” der yorumcu.

Ben de okurken “Neden?” diye sormadan duramıyorum; “Bizler yaşamın özünü ve amacını bilmeden sürekli yeni eylemler ve serüvenler peşinde koşarız; ruhumuzun ne aradığını ona sormadan, onun bilinmeyen dünyasındaki gerçek serüveni es geçer ve kendi gerçek dünyamızın sahte serüvenleriyle oyalanırız, her kazancımızı hoyratça ve bıkkınlıkla kenara atar ve sırada ne var diye bakarız, neden içimizdeki boşluk bir türlü dolmuyordur sormaya bile korkarız…”

Saba Melike Belkıs Doğar - Mistikalem.com

intouchlife@gmail.com

https://intouchcoaching.wordpress.com

* Kralın öyküsü ve yorumu için “Kral ve Hortlak” Heinrich Zimmer ve Zen Öyküsü ve yorumu için Osho’ya teşekkürler.

Yazarın diğer yazıları
Tüm yorumlar
BURÇ YORUMLARI
NAMAZ VAKİTLERİ